GİRİŞ
|
Hayatı ve ölümü Allah belirli bir amaçla yaratmış, insanlara doğruyu ve yanlışı öğreten hak kitaplar indirerek bu amacı onlara bildirmiştir. O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır. (Mülk Suresi, 2) Bu amacın özü insanın, herşeyden önce kendisini yaratan Rabbimizi gereği gibi tanıyıp takdir edebilmesi, O'nun emirlerini ve koymuş olduğu yasakları titizlikle koruması, dünya hayatının geçici ve sahte bir süsten ibaret olduğunu fark edebilmesi, hayatını ahireti hedef alarak düzenlemesidir. Hayatını, ahireti esas alarak düzenleyen bir insan aslında dünyada da olabilecek en güzel, rahat ve huzurlu yaşamı sürdürecektir. Çünkü kendi yaratılışına en uygun olan yaşam tarzı Kuran'da bildirilmiştir ve kişi Kuran'da bildirilen Allah'ın emirlerine tam olarak uymakla, bir anlamda dünyayı cennet benzeri bir mekan haline getirmiş olacaktır. Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97) Allah, yukarıdaki ayetinde Kuran'a uyan müminlerin güzel bir hayat sürdüreceklerini müjdeler. Bu bilgi, aslında insanlara verilmiş oldukça önemli bir sırdır. Ne kadar güzel, ne kadar zengin, ne kadar şöhretli olursa olsun, bir insan Kuran ahlakını yaşamadığı sürece dünyada güzel bir hayat yaşayamaz. İşte bu kitapta asıl olarak değinilmek istenen konu da budur. İslam ahlakı yaşanmadığında ortaya çıkan yaşam biçiminin her karesinde ne kadar sıkıntılı ve huzursuz bir ortam meydana getirdiğini tüm örnekleriyle ortaya koymak ve buna karşılık Kuran'a uymakla kazanılan "güzel hayatı" tanımlamak... Allah, Kuran'da, Peygamberimiz (sav)'in gönderilmesinden önceki yaşantıyı "cahiliye" yani "cahillik dönemi" olarak isimlendirir. Ancak burada kullanılan "cahil" sıfatı halk arasında bilinen anlamından oldukça farklı nitelikler taşır. Çünkü halk arasındaki cahil tanımlaması, genellikle okuma yazma bilmeyen, iyi bir eğitimi ve tahsili olmayan, görgüden yoksun insanlara yapılan bir yakıştırmadır. Kuran'da ifade edilen cahillik ise kişinin, yaratılış amacından, Yaratıcımız'ın vasıflarından, kendisine gönderilen ilahi kitaptaki bilgi ve hikmetten, sonsuz yaşamını ilgilendiren konulardan habersiz olması ve bu cehaletin doğurduğu şuursuz bir yaşam biçimini benimsemesidir. Kişinin, kendisini ve içinde yaşadığı bu mükemmel sistemi yaratan Rabbimizi kavrayamamış olması, dünyada yaşadığı olayların şuurunda olmaması cehaletinin bir göstergesidir. Böyle bir insanın modern, kültürlü, görgülü ve bilgi sahibi olması, okuduğu kitapların çokluğu, onu içerisine düştüğü bu derin cehaletten çıkarmaya yetmez. Bu tür bir cehaletin ve şuursuzluğun hüküm sürdüğü toplumlara "cahiliye toplumu" denir. "Cahiliye toplumu" kavramı, sadece Kuran indirilmeden önceki dönemlerde yaşayanlar insanları değil, Kuran indirildiği ve içindekiler tebliğ olunduğu halde Allah'ın hoşnut olduğu ahlak ve yaşam biçiminden uzak olan toplumları da içine alır. "Cahiliye toplumu"nun temel mantığı şudur: Kişilerin, hayatlarını kendi belirledikleri doğrulara ve yanlışlara göre sürdürmeleri ve hayatlarının en önemli konusu hakkında duyarsız bir tavır sergilemeleri. Ancak bu seçimleri, onlara ahiretlerini kaybettirdiği gibi, onları dünyada da güzel bir hayat sürmekten mahrum bırakır. Çünkü cahiliye toplumlarında yaşanan ahlak sistemi, oldukça "ilkel bir mantığa" dayalıdır. Temeldeki amaç, herkes için aşağı yukarı aynıdır: Ortalama 60-70 seneyi aşmayan sınırlı dünya hayatını kendince olabilecek en iyi şartlar içerisinde yaşamak... Hiç şüphesiz, bu son derece küçük bir idealdir ve insanı ister istemez küçük düşünmeye, küçük hesaplar yapmaya, basit ve ilkel tavırlar sergilemeye iter. Çünkü bu idealin içerisinde yaratılış amacını ve ölümden sonraki yaşamı düşünmek, sonsuz ahiret yaşamı için hazırlık yapmak gibi önemli konular yer almaz. Cahiliye insanına göre, dünya hayatı bir yarış ve çekişmeden ibarettir. Açıkça ifade edilmese de başarılı ve güçlü olmak için, kişinin her zaman öncelikli olarak kendisini düşünmesi ve bencilce hareket etmesi temel prensiptir. Kişi ne kadar zengin olursa olsun, paraya ve mülke o kadar çok bağlanır ve sürekli daha da fazlasını ister. Ne kadar fazla itibar kazanırsa, o kadar daha ön plana çıkmaya çalışır. Bu yarışa kendini o denli kaptırır ki, içine düştüğü cehaletin farkına varamayacak hale gelir. Bu hayat şeklinin ne denli ilkel ve çarpık olduğu ise ancak Kuran'da belirtilen yaşam biçimi, düşünce ve ahlak yapısı ile kıyas yapıldığında ortaya çıkar. Bu kitabın amacı da, bu kıyası belirginleştirerek, "cahiliye toplumları"nın dini yaşamamalarından dolayı ne denli "ilkel bir mantık" içerisine düştüklerini göstermektir. Ayrıca bu mantığın getirdiği ahlak modelini her yönüyle ortaya koymak ve bu yapıdan kurtulmanın tek çözümünün de ancak Allah'ın insanlar için seçip beğendiği yaşam şekline uymakla mümkün olduğunu ispatlamaktır. Allah cahiliye toplumu insanlarına şöyle buyurmaktadır: Onlar hala cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah'tan daha güzel olan kimdir? (Maide Suresi, 50) |
| |
CAHİLİYE TOPLUMUNU TANIMAK
|
Cahiliye toplumunun en belirgin özelliği, bu toplumu oluşturan insanların Allah'ı tanımamaları ve Allah'ın rızasından uzak bir yaşam sürmeleridir. Bu da onların Kuran'dan ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetinden tamamen ayrı bir düşünce ve ahlak anlayışı geliştirmelerine neden olur. Oysa Kuran, bir insanın ömrü boyunca ihtiyaç duyabileceği tüm konulara cevap veren, yaşamının her alanına çözüm getiren ilahi bir kitaptır. Kuran Allah Katı'ndan indirildiği için, insanın yaratılışına en uygun ahlak anlayışını ve en güzel yaşam tarzını öğrenebileceğimiz kaynaktır. Ancak böylesine kesin ve güvenilir bir rehber varken, onu terk edip kendi doğrularını ve yanlışlarını kendi belirleyen, kendine has değer yargıları geliştiren bir toplumun mantığı "cahilce" kalır. Nitekim cahiliye toplumunun seçtiği yaşam tarzının, ilerleyen bölümlerde çok daha detaylı olarak incelendiğinde, ne derece ilkel olduğunu, günlük hayatın akışında da görebilmek mümkün olacaktır. Cahiliye toplumunun yaşam tarzına ve ahlak anlayışına değinmeden önce, bu toplumun genel özellikleri hakkında kısaca fikir sahibi olmakta fayda vardır. Her dönemde bir cahiliye toplumu vardır Günümüze kadar yaşamış birçok toplumda cahiliye sistemi içinde olan ve bu sistemi benimsemeyerek Allah'ın hoşnutluğunu arayan insanlardan oluşan iki ayrı topluluk olmuştur. Allah'ın Kuran'da belirlediği sınırların dışında yaşayan tüm insanlar, cahiliye toplumunu oluştururlar. Bu kişilerin kendi aralarında farklı yaşam şartları, görüş ve düşünce ayrılıkları olsa bile, temelde ortak bir mantık üzerine hareket ederler. Bu mantık da Allah'ın Kuran'da bildirdiği ve hoşnut olduğu ahlakın dışında yaşamaktır. Her ne kadar bunu sözlü olarak söylemeseler de bu kişilerin, Allah'ın bildirdiği hükümlerden ödün vermeleri, dünyevi istekler üzerine kurulu bir yaşam seçmiş olmaları, kendi nefislerini hoşnut etmek için birçok ahlaki değeri göz ardı etmeleri cahiliye sisteminin bir ferdi olduklarını göstermektedir. Cahiliyenin sadece dünya hayatıyla sınırlı olan bakış açısı Kuran'da şöyle bildirilir: Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olanlar ve bununla tatmin olanlar ve Bizim ayetlerimizden habersiz olanlar... (Yunus Suresi, 7) Gerçek şu ki bunlar, çarçabuk geçmekte olan (dünyay)ı seviyorlar. Önlerinde bulunan ağır bir günü bırakıyorlar. (İnsan Suresi, 27) Dünya hayatının nimetlerinden istifade etmek elbette ki yanlış bir şey değildir. Çünkü Allah dünyadaki nimetlerin tümünü insanların faydalanmaları için yaratmıştır. Ancak cahiliye toplumunun içine düştüğü yanılgı şudur: Cahiliye insanları dünya nimetlerini kullanmakla yetinmezler; bunlara ihtiras derecesinde bir bağlılık gösterir ve ayette de belirtildiği gibi "dünya hayatına aldanırlar". Daha da önemlisi bunları kendilerine verenin Allah olduğunu unutup, O'na gereği gibi şükretmezler. Bu nedenle günümüze kadar gelen nesillerin yaşam tarzları, zenginlikleri, medeniyetleri, kültür yapıları, ırkları, renkleri, dilleri birbirlerinden her ne kadar farklılık gösterse de, temel mantık ve zihniyet açısından cahiliye toplumları birbirlerinin kopyası olmuşlardır. İster tarihin en ilkel kabilelerine, en ihtişamlı medeniyetlerine, isterse de günümüz toplumlarından birine bakalım, cahiliye inancını yaşayan her toplumun peşinden koştuğu şey yine sadece dünya hayatının süsleri olmuştur. Cahiliye ahlakı nesilden nesile aktarılan bir "inanç sistemi"dir Cahiliye toplumlarının bir başka özelliği de her neslin, hayata ilişkin bilgileri, kendilerini yaratan Rabbimiz'den indirilen hak kitaplar yerine, atalarından öğrenmeleridir. Ataları, onlara cahiliye dininin amacını, nasıl yaşanacağını, ahlak özelliklerini öğretirler ve böylece bu ilkel mantığın sürekliliğini sağlarlar. Onlar da bu bozuk ahlakın temel bilgilerini kendilerinden önceki nesillerden öğrenmişlerdir. Nesilden nesile miras olarak aktarılan bu sistem, hiçbir zaman sorgulanmaz. Her türlü bilgi kesin birer gerçek olarak kabullenilir. Tüm değer yargıları, doğrular, yanlışlar yeni nesle hazır olarak verilir. Bu nedenle de cahiliye toplumunun üyeleri, hayatları boyunca doğruları aramak gibi bir ideal içerisine girmezler. Kuran'da, cahiliye toplumlarının atalarından miras aldıkları bu sisteme nasıl sorgusuz sualsiz sahip çıktıklarına ve düşünmeye gerek dahi duymadan hak dinden nasıl yüz çevirdikleri şöyle haber verilir: Ne zaman onlara: "Allah'ın indirdiklerine uyun" denilse, onlar: "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız" derler. (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler? (Bakara Suresi, 170) Sayıca çok olmaları, yaşadıkları hayatın doğruluğunu göstermez Cahiliye toplumlarına ilişkin olarak Kuran'dan öğrendiğimiz çok önemli bir bilgi de, bu toplulukların her zaman için inanan insanların oluşturduğu topluluklardan sayıca fazla olduklarıdır. Kuran'da iman edenlerin sayısının az olacağı bildirilir: Sen şiddetle arzu etsen bile, insanların çoğu iman edecek değildir. (Yusuf Suresi, 103) Böylece onlar, az bir bölümü dışında, inanmazlar. (Nisa Suresi, 46) ... Hayır, onların çoğu iman etmezler. (Bakara Suresi, 100) Onların çoğu Allah'a iman etmezler de ancak şirk katıp-dururlar. (Yusuf Suresi, 106) Kuşkusuz bu farklılık, Allah'ın önemli hikmetlerle yarattığı bir durumdur. İman edenlerin sayıca az olması, onların güzel ahlaklarını değerli kılar ve ahirette alacakları karşılığı artırır. Çünkü dünya hayatı insanların denenmesi için çok çeşitli süslerle donatılmıştır. Tüm bunlara rağmen, ahiret için yaşayan bir insan, bu süslere aldanan çoğunluktan çok daha üstündür. Bunun yanında bu konu, inanmayanlar için de oldukça önemli bir deneme konusudur. İnsanların büyük bir kısmı, çoğunluğun peşinden gitmeyi bir adet haline getirmiştir ve doğru olanın çoğunluğun tavrı olduğunu zanneder. Çoğunluğun fikri her zaman için mutlak doğru ve azınlığın fikri de yanlış kabul edilir. Bu nedenle de cahiliye insanları hakka davet edildiklerinde mazeret olarak bu mantıklarını öne sürerler. Oysa ki cahiliyenin savunduğu bu ölçü doğru değildir ve, insanları böyle bir duruma sokan ilkel mantığın bozuk bir çıkarımıdır. Cahiliye toplumunun sayıca fazla olması, bu insanların haklı olduklarını göstermez; aksine bu durum dünya hayatını tercih ederek nefislerinin hoşuna giden işler yapmak istemelerinden kaynaklanmaktadır. Kuşkusuz ki 'ben çoğunluğa uyarım, nasıl olsa onların söyledikleri doğrudur' gibi akıl dışı bir bahane öne sürerek, Allah'ın hoşnutluğunu ve emirlerini göz ardı eden bir kişi ancak kendini aldatmaktadır. Allah Kuran'da böyle bir toplumun sayıca fazla olmasının hikmetlerini haber verir ve inanan kullarına, bunun bir ölçü olmadığını, aksine vicdanın sesini dinlemeden çoğunluğa uymanın yanlış olduğunu bildirir: Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan ve tahminle yalan söylerler.' Şüphesiz Rabbin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, dosdoğru yolda olanları daha iyi bilendir. (Enam Suresi, 116- 117) Onların çoğunluğu zandan başkasına uymaz. Gerçekten zan ise, haktan hiçbir şeyi sağlayamaz. Şüphesiz Allah, onların işlemekte olduklarını bilendir. (Yunus Suresi, 36) Müminlerin gerçeği bulmadaki ölçü ve tavırları ise Kuran'da şöyle tarif edilmektedir: ...İşte (Allah'a) teslim olanlar, artık onlar 'gerçeği ve doğruyu' araştırıp-bulanlardır. (Cin Suresi, 14) Cahiliye toplumları her dönemde mutlaka uyarılmıştır Kim hidayete ererse, kendi nefsi için hidayete erer; kim de saparsa kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkar, bir başkasının günah yükünü yüklenmez. Biz, bir elçi gönderinceye kadar (hiçbir topluma) azab edecek değiliz. (İsra Suresi, 15) Senin Rabbin, 'ana yerleşim merkezlerine' onlara ayetlerimizi okuyan bir elçi göndermedikçe şehirleri yıkıma uğratıcı değildir. Ve Biz, halkı zulmeden şehirlerden başkasını da yıkıma uğratıcı değiliz. (Kasas Suresi, 59) Kuran'da yer alan bu ayetler, her cahiliye toplumuna mutlaka kendilerine hak dini anlatacak bir elçi gönderildiğini ifade eder. Allah sonsuz adalet sahibi olduğu için, kendilerine din ahlakı tebliğ edilmemiş ve dolayısıyla uyarılmamış bir topluluğu azaplandırmayacağını haber vermiştir. Allah bu amaçla gönderdiği elçileriyle, Kendisinden başka ilah olmadığını bildirmiş ve insanları zorlu bir güne karşı hazırlık yapmaları için uyarmıştır. Bir ayette Allah şöyle buyurmaktadır: Onlara da kendi içlerinden: "Allah'a ibadet edin. O'nun dışında sizin başka ilahınız yoktur, yine de sakınmayacak mısınız?" (desin) diye içlerinden bir elçi gönderdik. (Müminun Suresi, 32) Kuran'da haber verilen bu önemli gerçek ile birlikte, cahiliye toplumunun aslında bu ilkel mantığı yaşamakta bile bile direndiğini de görmüş oluruz. Bu insanlar, Allah'ın ve ahiretin varlığı kendilerine açıkça anlatıldığı, doğru ve yanlışlar bildirildiği halde, cahiliye dinini yaşamakta ısrarlı davranırlar. Bir başka ayette de, kendilerine bir uyarıcı geldiğinde, bu toplumun önde gelenlerinin mutlaka yüz çevirdikleri bildirilir: İşte böyle, senden önce de (herhangi) bir memlekete bir elçi göndermiş olmayalım, mutlaka onun 'refah içinde şımarıp azan önde gelenleri' (şöyle) demişlerdir: "Gerçekten biz, atalarımızı bir ümmet (din) üzerinde bulduk ve doğrusu biz, onların izlerine (eserlerine) uymuş kimseleriz. (Zuhruf Suresi, 23) Tüm ömürleri zorluk ve sıkıntı içinde geçer Cahiliye insanı tüm planlarını sadece dünya üzerine kurar ve ahireti de tamamen unutur. Dünyaya olan sevgisi kısa süre içerisinde bir hırsa dönüşür ve ne serveti, ne şöhreti, ne de itibarı kendisini tatmin edemez hale gelir. Ne kadar fazlasını elde ederse, bir o kadar daha elde etmek için hırslanır. Bu hırs onun kısa süre içerisinde fiziksel anlamda yıpranmasına, aynı zamanda pek çok ahlaki değerini de yitirmesine neden olur. Çıkarcılık ve menfaatperestlik dünya hayatında kimse ile gerçek dost olamamasının ve yalnızlık içerisinde yaşamasının nedenidir. Tüm bunlar ve kitabın ilerleyen bölümlerinde okuyacağınız cahiliye ahlakının getirdiği diğer zorluklar, kişinin dünya hayatından gerçek bir zevk alamamasına ve düş kırıklığına uğramasına sebep olur. İşte bu, sadece dünya hayatını tercih eden insanların içine düştükleri büyük bir yanılgıdır. Onlar tüm nimetlerden zevk alabilmek, güzel bir hayat sürebilmek için birçok olayda Allah'ın emirlerine, İslam ahlakının gereklerine aykırı hareket ederler. Bununla nefislerini tatmin etmeyi ve dünyevi nimetlerden faydalanmayı amaçlarlar. Fakat durum hiçbir zaman sandıkları gibi gelişmez. Allah'ın yaratmış olduğu fıtrata aykırı davrandıkları için öncelikle vicdan azabı çekerler ve diğer taraftan da dünyanın ne kadar kısa ve eksik olduğunu fark ederler. Yukarıda açıkladığımız üzere dünya hayatı, sadece bir imtihan yeridir. Bu açık gerçeğe rağmen, çoğu zaman insanlar içinde bulundukları durumu dünyada iken anlamaya yanaşmazlar. Tüm yaşamlarını dünya zevkleri uğruna tükettikten ve ölümün eşiğine geldikten sonra bu önemli gerçeği fark eden insanların varlığını Allah Kuran'da bildirmiştir. Bu, dönüşü olmayan bir pişmanlıktır. Ama bundan da önemlisi, kaybedilenin sadece dünya hayatı olmadığıdır. Allah, yanlış mantıklarının peşi sıra gidip, Allah'a hesap vereceklerini unutan bu insanların ahirette de büyük bir hüsrana uğrayacaklarını haber verir: Allah'a kavuşmayı yalan sayanlar, doğrusu hüsrana uğramışlardır. Öyle ki, saat (kıyamet günü) apansız onlara geliverince, günahlarını sırtlarına yüklenerek: "Onda (dünyada) sorumsuzca yaptıklarımızdan dolayı yazıklar olsun bize" derler. Dikkat edin, o işleyip-yüklendikleri ne kötüdür. (Enam Suresi, 31) Buna karşın, tüm hayatlarını Allah'ın rızasını ve ahireti hedefleyerek geçiren müminler de, Allah'tan bir mükafat olarak hem dünyada güzel bir hayat yaşar hem de ahirette cennet ile ödüllendirilirler: Böylece Allah, dünya ve ahiret sevabının güzelliğini onlara verdi. Allah iyilikte bulunanları sever. (Al-i İmran Suresi, 148) De ki: "Allah'ın kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz rızıkları kim haram kılmıştır?" De ki: "Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir, kıyamet günü ise yalnızca onlarındır." Bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıklarız. (Araf Suresi, 32) Onlar iman edenler ve (Allah'tan) sakınanlardır. Müjde, dünya hayatında ve ahirette onlarındır. Allah'ın sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur. (Yunus Suresi, 63-64) Neden ilkel bir hayatı tercih ederler? Herşeyin dünyayla sınırlı olduğunu sandıkları için Cahiliye insanının temel özelliklerinden biri, daha önce de belirttiğimiz gibi, dünya hayatını herşeyin üzerinde tutmasıdır. Bunun anlamı şudur: İnsanın kendisine dünyada verilen "geçici" yaşamı "esas" kabul ederek sonsuz sürecek ahiret yaşamı için bir hazırlık yapmaması... Böyle hayat süren bir kişinin Allah'a ve ahirete olan inancı ya yoktur ya da oldukça yüzeyseldir. Kuran'da bu mantık örgüsüne sahip insanların söyledikleri şöyle haber verilmiştir: O (bütün gerçek), yalnızca bizim (yaşamakta olduğumuz bu) dünya hayatımızdan ibarettir; ölürüz ve yaşarız, biz diriltilecekler değiliz. (Müminun Suresi, 37) Bu kimseler Allah'ın insanları yeniden dirilteceğine inanmadıkları için dünya hayatında yaptıkları hareketlerin bir sorumluluğu olduğunu düşünmezler. Ahirette Allah'ın karşısında hesap vereceklerini, O'nun rızasına aykırı davrandıkları için azaplandırılacaklarını göz ardı ederler. İşte bu düşünce ile cahiliye insanları kendilerini kandırmaktadırlar. Onlar bu hayat şeklini, daha fazla menfaat elde edebilmek ve dünyadan daha fazla yararlanabilmek için tercih ederler. Oysa ki elde edebildikleri sonuç bunun tam aksidir. Maddi ve manevi hazların pek çoğunu yitirir, hayattan, çevrelerindeki insanlardan ve kendilerine verilen nimetlerden umdukları zevki alamazlar. Çünkü Allah'ı ve ahiret gününü unutmalarından ve Allah'ın hoşnut olacağı hayat şeklinin dışında yaşamalarından ötürü bu kimseler vicdan azabı çekerler. Her ne kadar nefislerinin hoşuna giden olayları tercih etseler de, vicdanlarının sesini dinlemedikleri için gerçek anlamda mutlu olamazlar. Ayrıca Allah'ın verdiği nimetleri kendileri kazandıklarını zannettikleri için yine onları kendilerinin herhangi bir olay ile kolaylıkla kaybedebileceklerini düşünürler. Bu nedenle sürekli olarak ellerindekileri kaybetme endişesini taşırlar. Kuran'da bildirilen tevekkülü yaşamadıkları için bu kişiler gelecek korkusu içindedirler. Bu nedenle dünyevi anlamda istedikleri birçok şeye sahip olsalar da manevi azap ve sıkıntı içinde yaşarlar. Bu da Allah'ın sadece dünya hayatına razı olan insanlara vermiş olduğu dünyevi bir azaptır. Dünya nimetlerinden zevk alabilmenin yolu, bu nimetlerin gerçek sahibinin Allah olduğunu bilmek ve Allah'ın hoşnutluğunu arayarak bu güzelliklerden istifade etmektir. Bu önemli gerçeği kavrayan bir insan, dünyevi nimetlerin geçici olduğunu ama sonsuz ahiret hayatında dünya şartlarıyla kıyaslanmayacak kadar üstün güzelliklerin sonsuza kadar kendisine vaat edildiğini bilir. "Peki cahiliye toplumu bu önemli sırrın farkına varmıyor mu? Ya da dünyadan zevk alamadığını gördüğü halde neden bu ilkel mantığı sürdürmeye devam ediyor?" sorusunun ise, Kuran'da çok açık bir biçimde yanıtlandığını görürüz: Bu, onların dünya hayatını ahirete göre daha sevimli bulmalarından ve şüphesiz Allah'ın da inkar eden bir topluluğu hidayete erdirmemesi nedeniyledir. (Nahl Suresi, 107) Allah dilediğine rızkı genişletir-yayar ve daraltır da. Onlar ise dünya hayatına sevindiler. Oysaki dünya hayatı, ahirette (ki sınırsız mutluluk yanında geçici) bir meta'dan başkası değildir. (Rad Suresi, 26) Görüldüğü gibi Kuran ayetlerinde, cahiliye toplumunun ilkel mantığının altında yatan asıl sebebin, onların "dünya hayatına bağlanıp, ahireti unutmaları" olduğu açıklanır. Oysa ki dünya hayatı insanlardan hangilerinin daha güzel tavırlarda bulunacağının denenmesi için hazırlanmış özel bir imtihan yeridir. İnsanların asıl yurdu ahirettir. Ayetlerde bu durum şöyle ifade edilir: Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalanmadır'. Gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur. Bir bilselerdi. (Ankebut Suresi, 64) Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah Katı'nda olandır. (Al-i İmran Suresi, 14) Bu ayetlerde cahiliye toplumunun dünya hayatına neden aldandığı ve neleri cazip bulduğu da detaylı olarak açıklanmıştır. Bunlardan biri insanların paraya ve mülke karşı duydukları tutkudur. Ancak maddi zenginlik kişiye her zaman ruhen bir huzur sağlayamaz. Bu zihniyet içinde, hiçbir zaman gerçek anlamda sevgiyi ve saygıyı bulamazlar, gerçek bir dostluk elde edemezler. Çünkü bunlar ancak güzel ahlakla kazanılabilecek değerlerdir. Bir insanın üstün ahlakı ve samimi tavırları, karşı taraf üzerinde olumlu bir etki meydana getirir; bu ise saygı, sevgi ve dostluğun temelidir. Örneğin, bu ruh hali içerisindeki bir insan, belki dünyanın en gösterişli evini yaptırır, en konforlu ve en son model arabasını satın alır, en pahalı giyeceklerini giyer, en lezzetli yiyeceklerini alır, akla gelebilecek en güzel eğlence ve tatil merkezlerine gider; ama hiçbirinde aradığı huzur ve mutluluğu bulamaz. Hırs ve tutku içinde yaşadığı için her zaman daha fazlasını ister, bir türlü elindekilerle hoşnut olmasını bilmez. Tüm bu nimetlere sahipken dahi hep şikayet edecek ve yakınacak bir şeyler bulur. Taşıdıkları hırs ciddi birtakım ahlaki bozuklukları da beraberinde getirir. Para tutkusu kişiyi sahtekarlığa, yalancılığa, bencilliğe, adaletsizliğe, öfkeye, gerilime ve daha pek çok tavır bozukluğuna iter. Kuran'da, cahiliye toplumunun herşeye rağmen bu ilkel mantıkta ısrar etmelerinin bir sebebinin de kendi aralarında övünme tutkusu olduğu belirtilir: ...Dünya hayatı ancak bir oyun, '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama', bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusu'dur... (Hadid Suresi, 20) Dünya hayatına ilişkin her konu, cahiliye toplumu için aralarında bir övünme ve itibar malzemesidir. İnsanlar tarafından takdir görmek onlar için öylesine büyük önem taşır ki, tüm hayatlarını övünebilecekleri malzeme aramakla geçirirler. İyi bir tahsil yapmak, itibar elde edip tanınmış bir insan haline gelebilmek, sayılı zenginler arasına girmek, ünlü bir ailenin bir üyesiyle gösterişli bir evlilik yapmak, hatta çok sayıda çocuk sahibi olmak bile cahiliye toplumunun önemli övünme konularındandır. Çocuğunun güzel ya da zeki olması, hangi okullarda okuduğu veya kimle, nasıl bir evlilik yaptığı gibi konular bile bu mantık nedeniyle bir rekabet konusu olur. Oysa, zaten ortalama 60-70 yıl yaşanacak kısa bir dünya hayatında insanların, kendileri gibi aciz ve ölümlü başka insanlara gösteriş yapabilmek için, böylesine aldatıcı bir tutkuya kapılıp ahireti unutmaları çok büyük bir kayıptır. Vicdanlarının sesini dinlemeyip nefislerine uydukları için Cahiliye insanlarının, ilkel bir yaşantıda ısrar etme nedenlerinden biri de vicdanlarını kapatıp nefislerinin emirlerine uyarak yaşamalarıdır. Her insanın sahip olduğu, yaşamı boyunca verdiği tüm kararları etkileyen iki ses vardır. Bu iki ses birbirinin tam zıttı amaçlar için yaratılmıştır. Biri, insanları, Allah'ın hoşnut olacağı şeylere çağırırken, diğeri her zaman Allah'tan uzaklaştırır, insanı tutkularının, isteklerinin peşinden sürükleyecek şeyleri fısıldar. İşte bu iki ses, vicdan ve nefistir. Kuran'da bu gerçek şöyle bildirilir: Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene', sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır. (Şems Suresi, 7-10) Cahiliye toplumunu tanıtırken nefis ve vicdan arasındaki ayırıma özellikle dikkat çekmek gerekir. Çünkü bir insanı "cahil" yapan en büyük unsur, vicdanını dinlememesi, dolayısıyla sadece ve sadece nefsinin arzularının peşinden koşmasıdır. Ancak nefislerine uymadaki bu ısrarları cahiliye insanlarına hiçbir şey kazandırmaz. Aksine büyük bir kayıp içinde ömür sürmelerine sebep olur. |
| |
CAHİLİYENİN SUNDUĞU YAŞAM TARZI
|
Zaman kavramının artık önemini yitirdiği, sonsuzluğun başladığı, asla tükenmeyen ikramlarla dolu kusursuz bir cennet hayatı mı, yoksa ilk on senesi çocukluğun şuursuzluğuyla, son on senesi de yaşlılığın yorgunluğuyla geçen üç-beş on senelik, eksik ve kusurlarla dolu bir dünya hayatı mı? Kuşkusuz ki aklını kullanan her insan, "kusursuz ve sonsuz olan cennet hayatını" seçer; acizliklerden asla kurtulamayacağı birkaç on sene için de bundan asla vazgeçmez. Ancak, göz açıp kapayıncaya kadar geçip biten dünya hayatının büyüsüne kapılan ve ahireti tamamen unutan insanlar da vardır. Kendilerince menfaat elde edebilmek için dünyaya aldanan bu insanlar, bir süre sonra yaptıkları seçimin hiç de karlı olmadığını anlamaya başlarlar. Yaşadıkları sürece, her ne yaparlarsa yapsınlar, her nereye giderlerse gitsinler, sıkıntı ve zorluklardan bir türlü "yakalarını kurtaramazlar". Yaptıkları seçimin yanlışlığını kesin olarak anladıklarında ise, artık iş işten geçmiş ve ölüm kapılarına dayanmış olur. Sadece bir tabak yemek, bir yatak ve başlarını sokacakları alelade bir barınak için sahiplendikleri dünya hayatı, onlara ellerinde kalan 30-40 senenin de hiçbir lezzet vermediği bir ortam sunar. Kuran'da, insanların göz göre göre bu denli aleyhlerine işleyen bir sistemi tercih etmelerinin "akıllarını kullanmamalarından" kaynaklandığına dikkat çekilir. Peki dünyada sürekli huzursuzluk ve sıkıntı kaynağı olan, ahirette ise sonsuz azaba uğratan yaşam tarzının özellikleri nelerdir? Cahiliye toplumunun insanları nasıl bir hayat sürerler? İlerleyen sayfalarda cahiliye insanlarının yaşadıkları ortam genel olarak ele alınacaktır. Böylelikle sahip oldukları ilkel mantık ortaya çıkacak ve yapılan seçimin aslında kişiye, hem kısa hem de uzun vadede kayıptan başka bir şey kazandırmadığı bir kez daha görülecektir. Ancak konuya geçmeden şunu hatırlamakta fayda vardır: Burada anlatılan yaşam tarzı cahiliye toplumlarının genel anlayışını ifade eder. Cahiliye bireylerinin tümünün tek tek burada anlatılan herşeyi yaşadıklarını söyleyemeyiz. İlerleyen sayfalarda anlatılan ortamların dışında yaşayan insanlar da olabilir. Fakat burada vurgulanmak istenen esas konu genel mantığın "ilkelliği"dir. Bu "ilkel anlayış" kimi insanın ahlaki değerlere yaklaşımında, kiminin çıkarcılığında, kiminin yaşam tarzında, kiminin ise burada hiç değinmediğimiz başka özelliklerinde görülebilir. Önemli olan Allah'ı ve hesap gününü unutarak hayat süren insanların, dünyada bu ilkelliği bir yönüyle mutlaka yaşıyor olmalarıdır. Monoton bir hayat Cahiliye sistemini bir kez kabul etmiş olan insanlar isteseler de istemeseler de hayatın her aşamasında monotonluğun içine girerler. Ancak kurtulmanın yolunu bir türlü bulamaz ve sonunda, hayatın katlanılması gereken bir gerçeği olduğuna karar vererek, bu sisteme boyun eğerler. Bu aşamadan sonra yapabildikleri tek şey ise, "ömür tüketmek", diğer bir deyişle "ölümü beklemek"tir. Sabah uyandıkları andan itibaren her günkü tekdüzeliğe bir kez daha dönerler. Yine erkenden işe gidecek, gün boyu aynı insanların yüzünü görecek ve yine her günkü klasik konuşmaları duyacaklardır. Akşam aynı arabaya binecek, senelerdir her gün geçtikleri yollardan geçecek ve yine aynı saatte evlerine ulaşacaklardır. Aynı masada, aynı insanlarla yine aynı sohbeti yapacak, günün nasıl geçtiğini kalıplaşmış birkaç cümleyle anlatacak ve televizyondaki aynı dizilere bir parça göz attıktan sonra bir sonraki günün monotonluğunu karşılamak üzere yatmaya gideceklerdir. Bunun hep böyle sürüp gideceğini bilmek ise, herşeyi olduğundan daha sıkıcı ve çekilmez görmelerine neden olur. Söz gelimi yıllar önce çok severek ve beğenerek aldıkları evleri, artık tahammül edilemez, sıkıcı bir hal almıştır. Ama çok istisna bir fırsat çıkmadığı sürece, o evin içinde yaşamlarını sürdürmek zorundadırlar. Aynı şekilde monotonluğun etkisiyle tüm çekiciliğini yitirmiş olan evin her bir eşyası, onlara sadece hayatın tekdüzeliğini hatırlatır olmuştur. Çevrelerindeki insanlar da aynı şekilde sıradan gelmeye başlamış ve tüm özelliklerini yitirmişlerdir. Eskiden her an heyecan ve mutluluk veren aileleri ve dostları artık sadece alışkanlık nedeniyle aranır olmuşlardır. Hayat tarzlarındaki bu monotonluğun önemli bir sebebi, son derece küçük hedeflere sahip olmalarıdır. Dünya hırsına en çok kapılan insanın bile, hayattan beklentileri birkaç satıra sığacak kadar kısıtlı ve küçük bir dünyanın ürünüdür: İyi bir okul bitirmek, çok para kazandıracak bir meslek edinmek, iyi bir evlilik yapmak, sağlıklı çocuklar doğurmak, onları en iyi şekilde okutmak ve büyütmek, böylece yaşlılıkta kendilerine bakabilecek bir yatırım yaparak ölümü beklemek… Oysa insanın asıl ve en büyük hedefi, Allah'a gereği gibi kulluk etmek ve hayatı boyunca O'nun hoşnutluğunu kazanmayı kendisine amaç edinmek olmalıdır. Böyle bir insanın hayatı hiçbir zaman monoton ya da tekdüze olmaz. Her an yoğun bir şevk ve heyecan içerisindedir. Dünyada kısa bir süre kalacaktır ama burada yaptığı güzel davranışların karşılığını ahirette ebedi bir mutluluk yurdu olan cennete girerek alacaktır. Bu nedenle dünyada değil "vakit öldürmek" aksine, "vakit kazanmak" ve 60-70 senelik ömrünü sonsuz hayatına en çok fayda sağlayacak biçimde değerlendirme çabasında olacaktır. Bunun yanında Kuran'a göre hareket eden insanların günlük hayatları da hiçbir zaman monoton olmaz. Çünkü mümin her zaman aklıyla hareket eder. Bu nedenle de her an yenilikçi ve yaratıcı bir karakter sergiler. Ne kendisinin, ne çevresinin, ne de faaliyetlerinin monotonlaşmasına izin vermez. En zor ve kısıtlı imkanlarda dahi aklını kullanarak, her zaman eskisinden daha da olumlu ve iyiye götüren değişiklikler, atılımlar yapar. En yorgun olduğu anlarda veya yaşça ileri olduğu dönemde bile şevk, heyecan ve üretkenliğinden en ufak bir şey kaybetmez. Yaptığı seçim yaşamını güzelleştirirken kendisine cennet hayatını da kazandırır ki, Allah Kuran'da, inananların bu kazancını şöyle bildirir: Derler ki: "Bizden hüznü giderip yok eden Allah'a hamdolsun; şüphesiz Rabbimiz, gerçekten bağışlayandır, şükrü kabul edendir. Ki O, bizi kendi fazlından (ebedi olarak) kalınacak bir yurda yerleştirdi; burada bize bir yorgunluk dokunmaz ve burada bize bir bıkkınlık da dokunmaz." (Fatır Suresi, 34-35) Sonuç bu kadar kazançlıyken, cahiliye toplumunun monotonluk içerisinde yaşamayı kabul etmesi ve bundan kurtulmak için çaba harcamamasının sebebi ise ayette şöyle ifade edilir: ...Bu, şüphesiz onların akletmeyen bir kavim olmaları dolayısıyla böyledir. Kendilerinden önce yakın geçmişte olanların durumu gibi; onlar, yaptıklarının sonucunu tatmışlardır. Onlara acı bir azap vardır. (Haşr Suresi, 14-15) Sıkıntılı ortamlar Cahiliye toplumlarında insanlar tevekkülsüzlüğün getirdiği büyük sıkıntı içerisinde yaşam sürerler. Allah'a inanmamakla ya da Allah'ın hükümlerine uymamakla sorumluluklarından uzaklaşacaklarını ve böylece dünyada daha rahat yaşayacaklarını zannederler. Fakat her ne kadar bu sistemi savunsalar ve böyle bir ortamda daha rahat olacaklarını ileri sürseler de, aslında bundan hoşnut olmazlar. Çünkü çevrelerindeki insanların da asıl hedefleri yalnızca dünyayı yaşamaktır. Onlar da kendileri gibi bu konuda oldukça bencil ve hırslıdırlar. Bu nedenle, çevrelerindeki insanlarla gerçek samimiyeti, dostluğu ve huzurlu bir arkadaşlığı yaşayamazlar. Ayrıca herkesin kendi kurallarına göre yaşadığı, Allah korkusunun dolayısıyla güven ortamının olmadığı bir hayat sürmek insanlara sıkıntı verir. Sadece dünyadan zevk almak amacıyla dinsizliği tercih etmişlerdir. Fakat bu seçimleri onların çok daha sıkıntılı ve huzursuz olmalarına sebep olur. Günümüzde birçok insanın 'stres' denilen rahatsızlıkla mücadele ettiğini bilmekteyiz. İşte karşılaştıkları bu bela aslında dünyaya karşı duydukları hırsın bir karşılığıdır. Bu sıkıntının asıl kaynağı Allah'a güvenip dayanmamanın getirdiği tevekkülsüzlüktür. Allah'ın sonsuz gücünü, insanlar ve olaylar üzerindeki kontrolünü kavrayamayan kişiler sürekli korku ve tedirginlik içinde yaşarlar. Kaderlerinin sonsuz akıl sahibi Allah'ın elinde olduğunu unutur, herşeyle kendilerinin başa çıkmaları gerektiğini zannederler. Bu mantığa göre her an başlarına bir şey gelme ihtimali vardır ve kendilerini koruyacak bir güce de sahip değildirler. Olaylara sürekli korku dolu ve negatif bir bakış açısıyla yaklaşırlar. Sakin bir ruh halinde çok rahat akıl yürütebilecekleri konularda, stresin oluşturduğu pus nedeniyle çözümsüz ve çaresiz kalırlar. Sürekli mutsuzdurlar; karşılarına çıkan küçük büyük her olaydan kolaylıkla gerilime düşebilirler. Özellikle de aksilik olarak nitelendirdikleri durumlar, onlar için stresin vazgeçilmez malzemeleridir. Ancak bu insanların en önemli özelliği, olaylar henüz gerçekleşmeden "Ya böyle olursa?" ya da "Nasıl sonuçlanacak acaba?" gibi kuruntularla kendilerini gerilime sokuyor olmalarıdır. Sabah kalktıkları andan itibaren bu endişeleri birer birer kafalarından geçirir ve olası aksilikleri, henüz gerçekleşmeden düşünerek hayali senaryolar üretmeye başlarlar. Söz gelimi, çok önemli bir toplantıya yetişecek olan bir işadamı, en az bir hafta öncesinden ya bir aksilik çıkar da hastalanırsa veya geç kalıp o toplantıya katılamazsa neler olur, neler kaybeder, kaybettiklerini telafi etmek için ne zorluklarla muhatap olmak zorunda kalır gibi, tamamıyla asılsız ve boş kuruntularla kendisini meşgul eder. Bu meşguliyet sadece tek bir konuya da mahsus değildir. Sağlıkları, maddi durumları, aile, iş ve arkadaş ilişkileri, komşuları, ülke siyaseti, sosyal ve ekonomik durum ve bunlar gibi daha binlerce sıkıntı yaratacak konu vardır onlar için. Ayrıca sadece kendi kuruntularıyla meşgul olmakla kalmaz, eşlerinin, çocuklarının, arkadaşlarının, komşularının hayali sorunlarını da kendilerine dert edinir ve bunları düşünerek gerginliklerini daha da artırırlar. Kuran'a tabi olan müminler ise rahatlığı, neşeyi, huzuru yaşarlar. Allah'ın varlığına ve gücüne duydukları güvenden dolayı hiçbir zaman sıkıntı içine girmezler. Karşılaştıkları her olayı akıl ve vicdan kullanarak halletmeye çalışırlar. Her olayı, her insanı ve her canlıyı Allah'ın en hayırlı şekilde yarattığını bildikleri için canlılıklarından, neşelerinden hiçbir şey kaybetmezler. Bir olay görünüşte olumsuz gibi görünse de bundan yese düşmezler, ümitsizliğe kapılmazlar. Bir müminin içinde bulunduğu durum, karşısındaki kişinin ahlakı, karşılaştığı olaylar nasıl olursa olsun, Allah'a olan güvenini kaybetmez ve bozuk ahlak özellikleri göstermez. İnananlar Allah'ın karşısında aciz varlıklar olduklarını ve bu nedenle hataları olabileceğinin farkındadırlar. Müminler hataları ya da kusurları olduğu zaman da güven ve rahatlık ile eksiklliklerini telafi etmenin yollarını ararlar. İmanlarından kaynaklanan bu tavır neticesinde de stres ve gerginliğin neden olduğu maddi manevi tüm zararlardan uzak kalmış olurlar. Yukarıda tarif ettiğimiz bu tevekküllü ruh hali, Müslümanların tüm yaşamlarına hakimdir. Karşılaştıkları her zorlukta tek yardımcılarının Rabbimiz olduğunu bilirler. Allah'a olan güvenlerinde ve teslimiyetlerinde bir eksilme olmaz. Çünkü tüm canlıları yaratan Rabbimiz insanlar için en hayırlısının ne olduğunu en iyi bilendir. Kuran da bir ayette şöyle buyrulmaktadır: "…olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz." (Bakara Suresi, 216) Buna karşılık cahiliye sistemini benimseyen insanların çeşitli zararlara uğradıkları görülür. Bozuk mantıklarının bir ürünü olan stres, onları hem ruhen hem de bedenen yıpratır. Bu gerilime dünyadan daha fazla yararlanmak için düşmüşlerdir; ama dünyadan hiçbir şekilde zevk alamadıkları gibi, bir de sonsuz ahiret hayatlarını kaybetmişlerdir. Oysa hayali kuruntular üretmeye ayırdıkları vakti, ahireti düşünmeye ayırmış olsalar, hem dünyayı hem de ahireti kazanacaklardır: Hiç şüphesiz Allah, müminlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır… Allah'tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte 'büyük kurtuluş ve mutluluk' budur. (Tevbe Suresi, 111) İnsanları zenginlik, makam ve güzelliklerine göre değerlendirmeleri Zenginlik, cahiliye toplumlarında en itibar gören değerlerden biridir. Bu toplumun insanları, kim daha zenginse, ona daha çok saygı duyarlar. Cahiliye toplumunun üyeleri çevrelerindeki insanları, ahlak yapılarına, dürüstlüklerine, güvenilirliklerine, tevazularına ve şahsiyetlerine göre değil, sahip oldukları paranın çokluğuna göre değerlendirirler. Çünkü bu ahlaki değerlerin, söz konusu toplumda hiçbir önemi yoktur. Onların kendilerince ilahlaştırdıkları kavram "para"dır ve herşey buna göre değerlendirilir. İşte bu anlayıştan dolayı, söz konusu toplumda "herkesin ve herşeyin bir fiyatı vardır". Nitekim "paranın açmayacağı kapı yoktur" sözü bu toplumlarda en geçerli anlayışlardan biridir. Bu "sözde" üstünlük sebebiyle cahiliye toplumunda "elit" olarak isimlendirilen kesime karşı garip bir hayranlık duyulur. Zengin kesimin, tavırları ve ahlaki yapıları ne kadar kötü olursa olsun, yaptıkları her türlü sapkınlık "moda" olarak kabul edilir. Bu felsefeye göre de toplumda ahlaki yönden en alt seviyede olan kişi şayet zengin olursa, cahiliye toplumunun en üst seviyesine yerleştirilir. Zenginlik kadar önem taşıyan diğer kriterler de makam-mevki ve fiziksel güzelliktir. Güzel olan insanlara ve iyi bir mevkiye sahip olan kişilere karşı sebepsiz bir saygı duyulur. Çoğu zaman bu kişilerin kim olduğu, nasıl bir karaktere sahip olduğu dahi bilinmeden, üstünlükleri kabul edilir. Özellikle de kendilerini fiziksel anlamda beğenmeyen veya belirli bir makama sahip olmayan kişiler, söz konusu değerlerin üstünlük için yeterli birer ölçü olduğuna kesin olarak inanırlar. İşte cahiliye toplumu, sayılan bu özellikler doğrultusunda işleyen bir sisteme sahiptir. Tüm bireyleri bu değerleri daha çocukluk yıllarında öğrenir ve kabul eder. Hepsi toplum içerisinde dahil olduğu sınıfı ve bunun getirdiği güç ve itibar seviyesini bilir. Örneğin zengin fakirden, tahsilli olan cahilden, makam sahibi sıradan insanlardan, güzel çirkinden mutlaka üstün ve avantajlıdır onlara göre. Bu yüzden de altta olan üstte olana karşı tuhaf bir eziklik, özenti ve kıskançlık hissi besler. Bu da söz konusu insanları, anlamsız bir yarış ve rekabet içine sokar. Yeryüzünde var oluş amaçlarını hiç düşünmezken, tüm dikkatlerini bu sonuçsuz itibar savaşında bir yer edinmeye verirler. Anlamsız kriterlere dayanan bu telkin sonucunda kişi kendisinde, daha alt seviyedekiler üzerinde baskı uygulama hakkı da bulur. Örneğin usta kalfayı ezerken kalfa da çırağı ezer. Ya da ev sahibi kiracıyı, kiracı kapıcıyı, kapıcı karısını, karısı da çocuğunu aynı sisteme dahil eder. Kendilerince böyle bir üstünlük sırası belirlemişlerdir. Ve herkes kendi yetki ve haklarının sınırlarını bilir. Elbette bunların tümü son derece hatalı mantıklardır. Cahiliye insanları önce Allah'ın emrettiği ahlak dışında bir sistem kurar, ardından da belirledikleri sistemin kuralları yüzünden azap dolu bir hayat yaşarlar. Tüm bunlar bir mantık bozukluğunun, ilkel bir düşünce sisteminin ürünüdür. Oysa gerçek üstünlük, mal, mülk, şöhret, güç ya da itibar gibi kavramlara değil, insanların Allah'a olan imanlarına, takvalarına ve güzel ahlaklarına bağlıdır. Bunun dışında bir insanın ne derisinin rengi, ne boyu, ne kilosu, ne güzelliği, ne de maddi durumu Allah Katı'nda bir önem taşımaz. Bunların tümü, insanlar kefene sarılıp toprağın altına gömüldüğünde önemini yitirecek olan gelip geçici değerlerdir. Geriye tek kalan şey ise kişinin Allah'a olan imanı ve bağlılığı olacaktır. Kuran'da insanlar için geçerli olan ölçü şöyle belirtilir: Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz Allah Katı'nda sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileri olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haber alandır. (Hucurat Suresi,13) Bu bilinci alan insanların oluşturduğu bir toplumda yaşamak kuşkusuz ki büyük bir rahatlıktır. Saygı ve sevgi ölçüsünün maddi değerlerden arındığı, yerini vicdan, dürüstlük, güvenilirlik, güzel ahlak gibi erdemlere bıraktığı bir ortam, var olan anlamsız yarışı da ortadan kaldırır. Bunun yerini alacak olan yarış ise, Kuran'da da belirtildiği gibi, insanların hayırlarda, insani vasıfları kazanmada, saygıda ve sevgide yarışmaları olur. Allah hayırlarda yarışan kullarının üstünlüğünü Kuran'da şöyle bildirir: İşte onlar, hayırlarda yarışmaktadırlar ve onlar bundan dolayı öne geçmektedirler. (Müminun Suresi, 61) Herkesin (her toplumun) yüzünü çevirdiği bir yön vardır. Öyleyse hayırlarda yarışınız. Her nerede olursanız, Allah sizleri bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir. (Bakara Suresi, 148) Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır. (Al-i İmran Suresi, 114) Aklın ve vicdanın kullanılmadığı bir ortamda yaşamaları Cahiliye sisteminin temeli, "düşünmeme" üzerine kuruludur; düşünmeden yaşamak, düşünmeden konuşmak, düşünmeden karar almak, düşünmeden uygulamak… Düşünmeyi bir vakit kaybı ve daha da önemlisi bir zorluk olarak değerlendirirler. Çünkü "düşünmek" aynı zamanda aklın ve vicdanın devreye sokulması demektir. Bunun yerine hiç düşünmeden ve sorgulamadan birilerinin kendileri için belirlediği kuralları, prensipleri, gelenekleri ve görenekleri doğrudan hayata geçirirler. Söz gelimi kendilerine "öğretilen" konularla karşılaştıklarında ne yapacaklarını bilirler ama hiç beklemedikleri ani ya da yeni bir durum söz konusu olduğunda çaresiz ve çözümsüz kalırlar. İçine düştükleri şaşkınlık ve bocalama, aklı ve vicdanı kullanmamanın getirdiği sonuçlardan sadece bir tanesidir. Bunun gibi, yenilik yapma konusunda da, kör bir mantık geliştirmişlerdir. Mecbur kalmadıkları sürece hiçbir konuya yenilik getirmezler. Yukarıda açıkladığımız karakter eğer dikkatle değerlendirilmezse, yanlışlığı tam olarak fark edilmeyebilir. Müminler için yapılan her hareketin, söylenen her sözün şuurla yapılması önemlidir. Dikkatsizlik, ilgisizlik, umursuzluk gibi hususlar müminlerin kaçındıkları konulardır. Bu nedenle Allah'ın emirlerine karşı hem son derece saygılı, hem de bu emirleri yerine getirme konusunda hassastırlar. Bu hassasiyetlerini vicdanlarını kullanma konusunda da gösterirler. Bu özellikleri ile cahiliye insanlarından ayrılmaktadırlar. Örneğin cahiliye toplumu, kendilerine tarif edilen ve toplum tarafından kabul gören iyilikleri yaparlar. Fakat çoğu zaman bu iyilikleri niçin yaptıklarını bile düşünmezler. Yanlarındaki kişiye mahçup olmamak için, hatta diğer insanlara gösteriş yapabilmek için böyle davranan kişiler bile vardır. Günlük hayatta bu tavırların sayısız örneği ile karşılaşmak mümkündür. Ama esas olarak bu, temel bir yaşam felsefesidir ve sonuçları çok daha ciddi zararlara yol açar. Uğradıkları en büyük zarar ise, akıl ve vicdan kullanarak düşünmemeleri nedeniyle, Allah'ın büyüklüğünü ve ahiretin varlığını kavrayamamalarıdır. Kuran'da cahiliye toplumunun akıllarını kullanmama özelliği, "Bu, şüphesiz onların akletmeyen bir kavim olmaları dolayısıyla böyledir." ayetiyle haber verilmiştir. (Haşr Suresi, 14) İnananlar ise, aklın ve vicdanın ne denli büyük bir nimet olduğunu kavramış kimselerdir. Hayatlarının her aşamasında bu imkanlardan sonuna kadar faydalanırlar. Gördükleri her olay üzerinde düşünür, en akılcı ve en vicdanlı tavrı bulurlar. Her olayın örnek ya da ibret alınacak yönlerini görür, daha sonraki olaylarda bu tecrübelerinden yararlanırlar. Hiçbir zaman geçmiştekilerin kendilerine bıraktıkları sistemleri sorgusuzca uygulamaya koymazlar. Gerçekten faydalı bir şey varsa bundan yararlanır ancak bir hata varsa da kolaylıkla Allah'ın razı olacağı davranışa yönelirler. Dünyada böylesine huzur ve mutluluk içinde yaşayabildikleri gibi, bir ömür boyu vicdanlı davranmalarından dolayı sonsuz cennet hayatını kazanır ve ahirette de rahat bir hayat yaşarlar. İşte tüm bunlar aklın ve vicdanın getirdiği nimetlerdendir. Ahlaki değerlerin dejenere olduğu bir ortam İslam ahlakını yaşamanın getirdiği güzellikler tahrip edildiğinde ortaya çıkan durum, hiçbir insanın rahat edemeyeceği ve hatta zarara uğrayacağı bir görüntü oluşturur. Böyle bir durumda karşılaşılacak olan şeylerden biri "kuralsızlık ve sınır tanımazlık"tır. Bu sistemde her birey kendi ahlak anlayışını ve kurallarını kendisi belirler. Bu kuralların her biri, kesin sınırlarla belirlenmemiş esnek ölçülere dayanır. Temel ölçü, toplum içerisinde çok aşırı kaçmamak ve çok tepki almamaktır. Ancak bunun dışında topluma sezdirmeden ve deşifre olmadan yapılan herşeyin "serbest" olduğuna inanırlar. Dışarıya yönelik konuşmalarda hep ahlak ve erdem konusunda ahkam keser, aksini savunanlara şiddetle karşı çıkar ama kimsenin görmediğini düşündükleri ortamlarda bunun tam tersi bir tavır sergilerler. Felsefelerinin dayandığı temel de budur zaten. Allah'ın her an her yerde olduğunu ve her yaptıklarını gördüğünü, her söylediklerini duyduğunu düşünmezler. Böylece kendilerine, ahlaki dejenerasyonu rahatça sürdürebilecekleri bir zemin hazırladıklarını zannederler. Dejenerasyonu bir anlamda da modernliğin göstergesi olarak algılarlar. Hatta ahlaki değerlere önem verdiklerinde küçük düşeceklerine inanır, bu nedenle alabildiğine sınır tanımayan bir insan imajı vermeye çalışırlar. Gerçekten de cahiliye toplumu içinde böyle bir değerlendirme tarzı yaygındır. Söz gelimi yolda parasını düşüren birinin arkasından koşup, parasını geri vermeyi teklif eden bir kişi yanındaki arkadaşları tarafından alaya alınabilir. Bu tip bir durumda aralarında asıl kabul gören tavır, parasını düşüren kişinin arkasından alay ederek eğlenmeleri ve parayı bir an önce kendi menfaatleri için harcamaya koyulmalarıdır. Bu örnekleri okuyan kişiler ben böyle bir şey yapmıyorum bu nedenle cahiliye sisteminden uzak yaşıyorum şeklinde düşünerek kendini kandırmaya çalışabilir. Oysa ki bu örnekler ahlaki değerlere bakış açılarının sadece küçük bir bölümünü yansıtır. Yine bu anlayış içerisinde iffet, namus, dürüstlük gibi kavramlar da önemini yitirir. Sahtekarlık, yalan söylemek son derece olağan bir hal alır. Böyle bir durumda Allah korkusunun gereği gibi yaşandığını söylemek mümkün olmaz. Bu nedenle kişi yaptığı işlerde bir mahsur görmeyecektir ve yaptığı eylemler katlanarak devam edecektir. Önceleri yalan söylemeyi mahsurlu görmeyen bir insan, giderek karşısındaki kişileri dolandırmayı, bir başkasının evini, işyerini soymayı mahsurlu görmeyecektir. Kendi çıkarlarını korumak için bir başka kişiye kolaylıkla iftira atabilecektir. Bu sistemde kişinin karşısındaki bir insana güvenmesi de söz konusu olmaz. Karşısındaki kişi de kendisi gibi kolaylıkla yalan söyleyen, kendi çıkarı için dostlarını, ailesini gözden çıkarabilen bir insan olmuştur. Bu ahlakı yaşayan insanların yaptıkları ahlaksızlıklara mazeret olarak öne sürdükleri durum ise, kişinin kendini korumasıdır. Oysa Kuran'da dinden uzak insanların, kendi elleriyle kendilerini zarara sokan bir sistem oluşturdukları şöyle haber verilmiştir: Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. Ancak insanlar, kendi nefislerine zulmediyorlar. (Yunus Suresi, 44) Dinin yaşandığı ortamlar ise kişilere her yönden güvence ve huzur getirir. Çevrelerindeki her insan Allah'tan korktuğu için dinin sınırlarını korur. Ne kalabalıkta ne de yalnızken tavırlarında bir değişiklik olmaz. Allah'ın koyduğu sınırları korudukları için, doğal olarak çevrelerindeki insanların haklarına karşı da son derece titizdirler. Dürüstlükten, samimiyetten hiçbir şekilde taviz vermezler. Bu tür insanlardan oluşan bir toplumda asla kuralsızlık, aşırılık gibi durumlar oluşmaz. Tüm ahlaki değerler gerçek anlamıyla yaşanır. Dürüstlük ve samimiyet yerine çıkar ilişkileri Cahiliye anlayışının getirdiği çıkarcılık, gerçek dostlukların yaşanmasını daha en başından engeller. Çünkü dostluk, kişilerin gerektiğinde karşı tarafın menfaatlerini kendi çıkarlarından üstün tutmasını, zaman zaman özveride bulunmasını, karşı tarafın huzuru, rahatı için emek sarf etmesini, fedakarlık göstermesini gerektirir. Bu tarz bir özveri ise, cahiliyenin mantık örgüsüyle taban tabana zıttır. Kendi ilkel mantıklarına göre, dünya geçici, ömür de çok kısa olduğu için, hiçbir zaman fedakarlıkta bulunmamalı, aksine menfaat elde etmelidirler. Ancak kurdukları bu mantık örgüsü sandıkları gibi kendilerine yarar sağlamaz. Tam tersine bu sistemin bozukluğu nedeniyle bunun sıkıntısı yine kendilerine döner. Hayatları boyunca samimiyetsiz ve ikiyüzlü bir ortamda yaşamak durumunda kalırlar. Görünüşte dost oldukları insanlarla aslında çeşitli menfaatlere dayalı bir birliktelik içerisinde olduklarını bilirler. Olağandışı bir olay olduğunda ya da maddi manevi bir yardıma ihtiyaç duyduklarında "dost" bildikleri kişilerin kendilerini yüzüstü bırakabileceğinden neredeyse hiç kuşkuları yoktur. Çünkü kendileri de aynı çıkarcı anlayış içerisinde karşılarındaki insanlara bu gözle bakıyorlardır. Bu nedenle de hayatları boyunca "gerçek dostları" olmadığından yakınırlar. Cahiliye toplumlarının, arkadaş ilişkilerine olan bakış açısı şöyledir: Eğer sonuç kişiye fazlasıyla menfaat kazandıracak ise, ancak bu şartla özveride bulunabilir, samimi ve dürüst bir dostluğun geçici bir süre için taklidini yapabilir. Ama kişi beklentisini elde ettikten sonra bir anda hiç çekinmeden soğuk ve mesafeli bir tavır koyarak dostluğunun bitirebilir. Bu, cahiliye toplumu arasında çok iyi bilinen bir sistemdir ve bundan herkes zaman zaman nasibini aldığı için kimse kimseyi kınamaz ve karşı çıkmaz; hatta kimi zaman evlilikler ya da aile içi ilişkiler bile söz konusu çıkarlar üzerine kurulabilir. Evlenecek olan kişi, dostluk, saygı, sevgi, karşılıklı güven gibi kavramlardan çok, ailesine ve kendisine ne kadar çıkar sağlayabileceğinin hesabını yaparak yaklaşır karşı tarafa. Çıkar ilişkisini toplumsal bir gerçek olarak kabul ettiklerinden, yakın çevreleri ile konuşurken bu gerçeği dile getirirler. Örneğin zengin bir insanla evlenecek olan kişi, "Sonunda onu kandırdım, bağladım" gibi sözler kullanırlar. Emellerine ulaşmış olduklarından dolayı övünür ve yakaladıkları fırsattan maksimum derecede faydalanmayı ilke edinirler. Eşlerine en güzel arabayı, evi aldırır ve geleceklerini garanti altına almak amacıyla üzerlerine mal mülk yaptırmaya çalışırlar. Bu aslında her ne kadar açıkça kabul edilmese de karşılıklı bir alışverişten başka bir şey değildir. Eğer bu birliktelikte zengin olan yani "kandırılan" taraf erkekse, kadın para karşılığı evlenmiş olarak kendince karlı bir alışveriş yapmış olur. Aynı şekilde erkek de kendisini kandırılan olmaktan çok, kandıran olarak görür. Çünkü o da kendince belirli çıkarlar gözeterek bir anlaşma yapmıştır; beraber olduğu kişi eğer zengin ise zenginliğinden, çevresi ve itibarı var ise bunlardan istifade edecek, güzel ise onun güzelliğiyle kendince övünecektir. Ya da bunların hiçbiri olmasa dahi bir ömür boyunca kendisine baktıracak, evini temizletecek, yemeğini yaptıracak ve kendisine çocuk doğurtarak neslini devam ettirebileceği bir imkan oluşturacaktır. Bu mantık elbette manevi değerlerden, dinin getirdiği güzel ahlaktan uzak olmanın doğurduğu bir sonuçtur. İnsanları yalnızca çıkar elde edecek bir araç olarak görmek, dinsizliğin cahiliye toplumlarında oluşturduğu en büyük tahribatlardan biridir. Öyle ki, bu çarpık mantık bir süre sonra anne baba tarafından ailenin diğer fertlerine de aktarılır. Bir süre sonra çocuk da ailesini kendisine bakan, büyüten, tahsil, iş ve evlilik imkanı sağlayan, itibar kazandıran önemli bir kaynak olarak görmeye başlar. Zaten anne babası da onu, yaşlandıklarında kendilerine bakacak iyi bir yatırım olarak değerlendirir, bu nedenle de hiçbir fedakarlıktan kaçınmazlar. Bunlar pek dile getirilmeyen ama toplum içinde yoğun olarak yaşanan olaylardır. Görüldüğü gibi toplumun her bireyi istisnasız olarak bu düzene ayak uydurur ve menfaat elde etmenin yollarını arar. Bu sistemin kendilerine kısa zamanda çok menfaat kazandırdığına ve olabilecek en akılcı hesapları yaptıklarına inanırlar. Oysa ki gerçek anlamda samimiyeti, dürüstlüğü ve dostluğu yaşayamamak, eşleri, çocukları da dahil olmak üzere birlikte oldukları her insanın kendilerine çıkar amacıyla yaklaştığını bilmek çok büyük bir kayıptır. Bu nedenle bu insanların dünya hayatında hiçbir dost ve yardımcıları olmaz. Ancak cahiliyenin bozuk mantığının getirdiği zarar bu kadarla kalmaz. Aynı yalnızlık sonsuz ahiret hayatında da devam eder. Allah bu durumu önceden haber vererek insanları böyle bir hüsrana karşı uyarmıştır: Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız gibi (bugün de) 'teker teker, yapayalnız ve yalın (bir tarzda)' Bize geldiniz ve size lutfettiklerimizi arkanızda bıraktınız. İçinizden, gerçekten ortaklar olduklarını sandığınız şefaatçilerinizi şimdi yanınızda görmüyoruz. Andolsun, aranızdaki (bağlar) parçalanıp-koparılmıştır ve haklarında zanlar besledikleriniz sizlerden uzaklaşmıştır. (Enam Suresi, 94) Kuran ahlakına uyan insanlar ise herşeyden önce Allah'ın dostluğunu ve hoşnutluğunu kazanmış olmaktan dolayı büyük bir kazanç içerisindedirler. Bunun yanında peygamberler, melekler ve tüm inananlar, müminlerin gerçek ve samimi dostlarıdır ve bu dostlukları sonsuz ahiret hayatında da en güzel şekliyle devam edecektir: Kim Allah'a ve Resul'e itaat ederse, işte onlar Allah'ın kendilerine nimet verdiği Peygamberler, doğrular (ve doğrulayanlar), şehidler ve salihlerle beraberdir. Ne iyi arkadaştır onlar? (Nisa Suresi, 69) Yaşadıkları ortamların temiz olmaması Cahiliye insanlarının yalnızca hayatta kalmayı hedefleyen ilkel yaşam anlayışları, onları temizlikten uzak bir hayat tarzına doğru sürükler. Bu anlayışın temelinde yatan sebeplerden biri, çok kısa sürdüğünü bildikleri dünya hayatını alelacele yaşayarak zaman kazanma ve dünyanın imkanlarından biraz daha fazla yararlanma isteğidir. "Hayatın tadını çıkarmak", "gününü gün etmek" gibi sözlerle ifade edilen bu istek, cahiliye toplumunda "çağdaş yaşam biçimi" olarak adlandırılarak teşvik edilir. Bunun yanında insanların kendilerinden başka kimseye gerçek anlamda değer vermemeleri, saygı ve sevgi beslememeleri böyle bir yaşam şeklini de beraberinde getirir. Örneğin kişilerin birbirlerine saygılarını yitirdiği evliliklerde bu durum açıkça görülür. Her iki taraf da evlendikten hemen sonra, evlilik öncesi sakıncalı gördüğü birçok tavrı uygulamakta hiçbir tereddüt hissetmez. Akşama kadar yıkanmamış kirli bir yüzle, kirli bir ağızla ve bakımsız bir bedenle, pijamalarla dolaşmak, bütün gün dağınık kalan yatakları, bulaşık dolu mutfak tezgahlarını olağan karşılamak, hep bu mantığın ürünleridir. Oysa bu mantık insanlarına kargaşa, düzensizlik ve zorluktan başka bir şey getirmez. İnsanı insan yapan tüm özellikleri bir kenara bırakır ve vakit kaybetmeme adı altında insani değerlerden soyutlanarak yaşamaya çalışırlar. Sadece idare edecek ve sistemi devam ettirecek kadar bir uygulama yapar, gerisini ise boşverirler. Söz gelimi, temizliği sadece dıştan bakıldığında pisliğin fark edilmeyeceği kadar yüzeysel yaparlar. Kimi insanlar banyo yapmayı, kirlenen giysilerini, havlularını, çarşaflarını değiştirmeyi, ütü yapmayı ya da ortalığı toplamayı bir vakit kaybı olarak görür ve belirgin bir kir oluşmadıkça temizlemeye yanaşmazlar. Kirlendiklerinde çoğu zaman, özellikle de soğuk havalarda, yıkanmaya üşenir kimi zaman sadece saçlarını yıkamakla yetinirler. Kadınların bunun için buldukları bir başka yöntem de, kuaföre giderek alelacele saçlarını yıkatmak ve uygun bir şekle sokturmaktır. Bu saç modeli bozulana kadar da bir daha yıkanmaya gerek duymazlar. Kirlenen vücutlarını, sıktıkları bir parfüm ya da deodorantla kamufle etmeye çalışırlar, ama bu yöntem, kirli bedenlerini çok daha rahatsızlık verici bir hale getirmekten başka bir işe yaramaz. Kıyafet olarak önemsedikleri temizlik şekli ise, sadece dış kıyafetlerinin görünümüdür. Kazaklarında, pantalonlarında ya da paltolarında ciddi bir leke oluşmadığı sürece yıkamazlar. Bunun dışında sigara, is, yemek gibi ağır kokuların üzerlerine sinmiş olmasında bir sakınca görmez ve bunu temizlenmek için yeterli bir sebep olarak düşünmezler. Bu cahilce "temizlik anlayışı" özellikle gençlerde daha belirgin bir biçimde kendini gösterir. En güzel gördükleri kıyafetlerden biri yırtık ve yıpranmış kot pantolonlardır. Derbederlik anlayışını çok iyi yansıtan bu kıyafetlerin kirliliği ise kendilerince ayrı bir "hava" unsurudur. Örneğin üniversitelerde, diskolarda ya da mahalle aralarında, kaldırımlara, merdivenlere oturmak, yağlı sandviçlerin ardından el ağız yıkamamak, kirden siyahlaşmış deri montlarla, rengini yitirmiş sırt çantalarıyla, çamurlu postallarla dolaşmak cahiliye anlayışında moda olacak kadar kabul gören bir hayat şeklidir. Dolapların temizlenmesi, toplanması gibi bir alışkanlık söz konusu değildir. Kirli çamaşırlar, temiz kıyafetlerin bulunduğu dolaplara buruşturularak fırlatılır ve bir şey arandığında, bu kalabalık yumak içinde bulunmaya çalışılır. Haftada bir temizliğe gelen yardımcıların dışında evde herhangi bir iş yapılmaz. Yemekler bile bulaşık çıkmasını önlemek için "fast food" adıyla ifade ettikleri hazır besinlerden ve kolaylıkla çöpe atılabilecek kutu içeceklerden oluşur. "Çağdaşlık" adı altında özendirilmek istenen bu anlayış ve yaşam biçimi, kendini "aydın-entellektüel" olarak lanse etmeye çalışan toplum kesimi içinde de oldukça yaygındır. Gazeteci, yazar, ressam, tiyatrocu, şair, şarkıcı, sinemacı gibi meslek gruplarına mensup kişilerin oluşturduğu bu kesimin büyük çoğunluğu, aydın olmanın sırrının kirli sakallarda, bakımsız yağlı saçlarda, pejmurde kıyafetlerde, alabildiğine dağınık, sigara kokusundan ve dumanından geçilmeyen karmaşık ortamlarda gizlendiğine inanırlar. Havadar ve temiz ortamlarda, tertipli ve düzenli mekanlarda, bakımlı bir görünümle, ütülü ve temiz kıyafetlerle yaşamanın meslekleriyle bağdaşmayacağını, karizmalarını yok edeceğini düşünürler. Böylesine sağlıksız koşullarda derbeder bir hayat sürmek, bu mantığı benimseyen genç, yaşlı her insana zarardan başka bir şey kazandırmaz. Sağlıksız beslenmekten ve pislikten dolayı hastalıktan kurtulmazlar. Sigara dumanıyla kaplı ortamlarda yaşamaktan renkleri sararır, ciltleri bozulur, ciğerleri zarar görür. Bunlar sadece bedenlerinde gördükleri zararlardır. Bunun yanında sürekli olarak dağınık ve pis ortamlarda, kendileri gibi bakımsız ve kirli insanlarla içiçe yaşamak zorunda olmaları ruh sağlıklarını da olumsuz yönde etkiler. Zamanla güzellikten, estetikten, temizlikten, ince düşünceden zevk almayan duyarsız ve tepkisiz bir yapıya bürünürler. Bu durum elbette ki bilerek ve isteyerek yaptıkları akılsızca seçimin sonucudur. Cahiliye insanlarının yaşamadıkları Kuran ahlakı ise Müslümanları, en güzel ve en temiz ortamları hazırlamaları için teşvik eder. Allah inananlara yiyeceklerinden, kıyafetlerinden, yaşadıkları ortamlara kadar herşeylerinde mutlak bir temizliği layık görmüş ve emretmiştir: Elbiseni temizle. Pislikten kaçıp uzaklaş. (Müddessir Suresi, 4-5) Ey insanlar yeryüzünde olan şeyleri temiz ve helal olarak yiyin... (Bakara Suresi, 168) Sana, kendilerine neyin helal kılındığını sorarlar. De ki: "Bütün temiz şeyler size helal kılındı."... (Maide Suresi, 4) ... O (Peygamber), onlara marufu (iyiliği) emrediyor, münkeri (kötülüğü) yasaklıyor, temiz şeyleri helal, murdar (pis) şeyleri haram kılıyor... (Araf Suresi, 157) Hani Evi (Kabe'yi) insanlar için bir toplanma ve güvenlik yeri kılmıştık. "İbrahim'in makamını namaz yeri edinin", İbrahim ve İsmail'e de, "Evimi tavaf edenler, itikafa çekilenler ve rüku ve secde edenler için temizleyin" diye ahid verdik. (Bakara Suresi, 125) ... Dediler ki: "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir; şimdi birinizi bu paranızla şehre gönderin de, hangi yiyecek temizse baksın, size ondan bir rızık getirsin... (Kehf Suresi, 19) Katımızdan ona (Yahya) bir sevgi duyarlılığı ve temizlik (de verdik). O, çok takva sahibi biriydi. (Meryem Suresi, 13) Cahiliye insanlarının modernlik adı altında oluşturduğu derbeder yaşam tarzı, kendi elleriyle kendilerine huzursuz ve sağlıksız ortamlar hazırlarken, Müslümanlar Kuran ahlakına uyarak, ahiretten önce dünyada da çok iyi bir hayat yaşarlar. |
| |
CAHİLİYENİN AHLAKSIZLIĞI
Cahiliye toplumunda din ahlakının yaşanmaması sonucu ortaya çıkan ortak bir karakter yapısı vardır. Bu karakterin özellikleri, insanlara göre çeşitlilik göstermekle birlikte, temelde aynıdır. Çünkü cahiliye karakterini yaşamalarının asıl nedeni, bu insanların Allah'a ve ahirete gerçek anlamda iman etmemeleridir.
Allah'a iman etmeyen, dolayısıyla Allah'tan korkmayan ve hesap vereceğini düşünmeyen bir insanın güzel ahlak göstermesini beklemek ise anlamsızdır. Çünkü bu insanlar, akıllarından geçen bir düşünceyi Allah'ın bilmediğini, gizlice yaptıkları bir tavrı Allah'ın görmediğini sanmaktadırlar.
Bu bölümde, cahiliyenin ilkel yaşam tarzının bireylerine kazandırdığı çirkin ahlakı ve onun detaylarını inceleyeceğiz. Ancak bu detaylara geçmeden önce şunu belirtmekte fayda vardır: Burada bahsedilecek özellikler, her insanın nefsinde yaratılıştan var olan özelliklerdir. Allah, bu kötü özelliklerin deneme maksadıyla insanların nefislerine yaratılıştan verilmiş olduğunu Kuran'da haber verir:
Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır. (Şems Suresi, 8-10)
Yalnızca inanan kimseler Allah'ın imtihanı olduğunu bildikleri için, nefislerinin kötü yöndeki emirlerine uymaktan şiddetle sakınırlar. Nefislerini arındırıp temizlerler.
Cahiliye toplumu bireyleri ise, yaptıkları tavırların ahirette en küçük ayrıntısına kadar karşılarına çıkacağını düşünmedikleri için, nefislerinin hoş gösterdiği kötü tavır ve özelliklerden sakınmak, bunun yerine Allah Katı'nda makbul olan güzel tavırları sergilemek için bir neden görmezler.
Belirtilmesi gereken ikinci nokta ise şudur; aşağıda sayılan özelliklerden çeşitli sebeplerle kendilerini arındırmış cahiliye insanları da olabilir. Bu insanların bir kısmı görünürde oldukça olumlu özellikler de taşıyabilirler. Çeşitli menfaatler, veya başka sebeplerle söz konusu kişiler cahiliye ahlakının her tavrını uygulamayabilirler. Ancak burada önemli olan bunu yapmalarını engelleyenin, Allah korkusu olmadığıdır. Çünkü Allah korkusu olmayan bir insan, çıkarlarıyla çatıştığı anda veya kendince daha iyi bir menfaat elde edeceğini düşündüğünde aniden tavrını değiştirebilir. İnce düşünceli, cömert bir insan birdenbire son derece kaba ve cimri bir yapı gösterebilir. Allah korkusu olmadığı ve O'nun sınırlarını tanımadığı için, nefsinin emrettiği her türlü ahlaksızlığı uygulayabilir.
Özet olarak, cahiliye toplumunun tüm üyelerinde bu bölümde sıralayacağımız özelliklerin tümü görülmeyebilir. Ama Allah korkusunun güçlü olmaması nedeniyle bu kişiler Allah'ın hoşnutluğunu değil, çoğunlukla nefislerinin isteklerini yerine getirmek istemektedirler. Nefisleri kendilerine nasıl bir ahlak göstermelerini emrederse öyle davranırlar. Bu; günden güne değişiklik gösterebildiği gibi, temelde cahiliye ahlak özelliklerini içerir. Kişi bir gün kolaylıkla yalan söylerken, bir gün kıskanç, bir gün karamsar, bir gün de isyankar olabilir. Bu nedenle kişinin ahlakını Allah korkusu ve O'nun hoşnutluğuna göre şekillendirmesi gerekir. Eğer bu şekilde olursa, sağlam bir karakter ve vicdanlı davranışlar sergilenir. Kuran'ı ve Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetini rehber edinen bir kimse için, cahiliye ahlak özelliklerini göstermesi söz konusu olmaz.
Bu bölümde, kimilerinde az, kimilerinde çok görülebilen cahiliyeye ait bu kötü ahlakın bazı yönlerini inceleyeceğiz.
Tembellik
Tembellik insanların oldukça dar anlamda değerlendirdikleri ve bu nedenle de çoğu zaman kendi üzerlerine almadıkları bir konudur. Tembel vasfı, sadece, toplumun geneline oranla, üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmede daha gevşek davranan insanlara yakıştırılır. Ancak burada kastettiğimiz tembellik, cahiliye toplumunun geneline yansımış ve maddi-manevi olumsuz sonuçlara yol açan önemli bir davranış bozukluğudur.
Bu davranış bozukluğunun, insan üzerinde oluşturduğu en büyük tahribatlardan biri öncelikle kişileri düşünce tembelliğine itmesidir. Oysa ki insanı insan yapan, ona insani vasıflar kazandıran en temel özellik, düşünebilmesidir. Bu yeteneğin kullanılmaması, bir anlamda kişiyi mekanikleştirir ve aklını tamamen devre dışı bırakır. Bu noktadan sonra kişinin tek yapabildiği kendisine öğretilmiş kurallar doğrultusunda durağan bir yaşantı sürmektir. Bir yenilik yapmak ya da hayatına bir güzellik kazandırmak, bu kimse için neredeyse imkansız gibidir. Vicdan ve irade kullanmak ve bunun için çaba harcamaktansa, alışageldiği sistemi hiç düşünmeden uygulamak, söz konusu tembellik anlayışına çok daha uygun düşer.
Üşengeçliğin vicdan, akıl ve irade üzerindeki bu etkisi, hayatın her safhasında çeşitli modellerle kendini gösterir. Düşünmeye üşenen kimseler, öncelikle neden ve nasıl var oldukları ve hangi amaç için yaşadıkları gibi hayati sorulara hiçbir zaman cevap aramazlar. Bunların önemli konular olduğunu kabul etmekle birlikte, birilerinin kendileri için düşünüp değerlendirmesini tercih ederler. Bu öyle bir hal alır ki, kişi bir anlamda farkında olmadan maddi manevi tüm varlığını tehlike altına atacak kadar tembel bir ruh hali içerisine girer.
Örneğin mal ve can güvenliği için tedbir alması gerekirken, olayları akışına bırakır. Ya da sağlığını korumak için gerekli olan dikkati göstermeye, hastalandığında doktora gitmeye ve hatta doktorun verdiği tedaviyi uygulamaya dahi üşenecek hale gelir.
Eğlenmeye, gülmeye, neşelenmeye üşenir, bunun yerine sadece eğlenen insanları seyretmekle yetinir. Aklını kullanıp kendine huzur ve rahatlık sağlayacak bir ortam oluşturma imkanı varken, sırf üşendiğinden zorluk içerisinde yaşamayı tercih eder.
Sağlıklı ve lezzetli yiyeceklerle beslenebilecekken, bu ruh onu hazır ya da sağlıksız yiyeceklere yöneltir. Okumaya, bilgisini, görgüsünü ve kültürünü artırmaya üşenir; bu nedenle de hayatı boyunca her konuda klasik bir anlayış içerisinde yaşar. Para kazanmak ister ama bunun için çaba harcamak ya da akıl kullanmak yerine gayri meşru yollardan hazır paraya konmak daha kolayına gelir. Daha da ciddi bir zorlukla karşılaşacak olursa, bununla mücadele etmek yerine intihar etmeyi daha kolay ve zahmetsiz bir yöntem olarak görür. Buna benzer örnekler oldukça çoktur, ancak burada dikkati çeken en önemli ölçü, konu her ne olursa olsun "en az emek ile hayatta kalmayı başarabilmenin" hedeflenmiş olmasıdır.
"En az emek harcamanın" en kolay yollarından birisi ise, var olan sistemi en iyi şekilde "taklit etmek"tir. Bu durum sadece bireysel düzeyde değil, aynı zamanda toplumsal düzeyde de köklü bir sisteme dönüşmüştür. Öyle ki bir ülkede iyi bir üne sahip olan herhangi bir şey diğer ülkelerde hiç vakit geçirmeden taklit edilir. Şarkılar, reklamlar, filmler, propaganda yöntemleri hep başkalarından görüldüğü şekli ile uygulanır. Buradaki temel mantık, herhangi bir yenilik getirmeye olan kapalılık, üşengeçliktir.
Görüldüğü gibi tembellik cahiliye toplumunu saran köklü davranış bozukluklarından biridir ve kişileri, zararının kendilerine döndüğü bir sistem içerisinde yaşamak durumunda bırakır. Ancak şunu da vurgulamak gerekir ki bu, cahiliye toplumunda kınanan ya da yadırganan bir yapı değil, aksine oldukça benimsenmiş ve hayatın doğal akışı olarak kabul görmüş bir sistemdir. Bu sistemi yaşayan insanlar uğradıkları zararın ve yaşayamadıkları güzelliklerin eksikliğinin farkında dahi değildirler. Bu nedenle de bu durumu değiştirmek amacıyla çaba göstermek için bir neden bulamazlar.
Kuran ahlakı tam olarak uygulandığında cahiliyeye ait tüm bu özellikler ortadan kalkar. Kişiyi harekete geçiren, Allah'a ve ahirete olan inancıdır. Bu da onu hem dünyaya hem de ahirete yönelik ciddi bir çaba içerisine sokar. Böyle bir insan için dünyada kaybedilecek vakit yoktur. Geçen her an, kendisine Allah'ın rızasını ve sonsuz ahiret hayatını kazanabilmek için verilmiş bir fırsattır. Önemli ve büyük bir hedefi vardır. Bu nedenle, durağan bir yapı değil aksine hareketli, çalışkan ve üretken bir karakter ortaya koyar. Çünkü Allah yoğun bir çabadan hoşnut olacağını Kuran'da haber vermiştir:
Rabbinizden olan bir mağfirete ve cennete (kavuşmak için) 'çaba gösterip-yarışın,' ki (o cennet) genişliği gök ile yerin genişliği gibi olup Allah'a ve Resûlü'ne iman edenler için hazırlanmıştır. İşte bu, Allah'ın fazlıdır ki, onu dilediğine verir. Allah büyük fazl sahibidir. (Hadid Suresi, 21)
Kim de ahireti ister ve bir mü'min olarak ciddi bir çaba göstererek ona çalışırsa, işte böylelerinin çabası şükre şayandır. (İsra Suresi, 19)
Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın yorulmaya-devam et." (İnşirah Suresi, 7)
Kıskançlık
Cahiliye ahlakının temel özelliklerden biri de kıskançlıktır. Ahiretin varlığına inanmayan bir insan, dünya hayatına büyük bir hırsla sarılır. Dünyanın önüne serdiği imkanlardan en üst düzeyde faydalanmak ve nefsinin sınırsız ihtiraslarını tatmin etmek ister. Bu hırs öylesine şiddetlidir ki, kişi dünyaya ilişkin her konuda hep en üstün ve en başarılı konumda olmak ister. Dolayısıyla çevresindeki herkesi kendisi için birer rakip olarak görür.
İşte kıskançlığın temelini oluşturan bu bakış açısı, doğduğu andan itibaren bir anlamda kişinin tüm yaşantısını şekillendirir. Yaşadığı rekabet ortamının kurallarını en iyi şekilde öğrenir ve uygulamaya başlar. Bir süre sonra, başkalarının kendisinden daha üstün olmasını kabul edemediği gibi, karşısındaki insanların az da olsa bir iyilik ya da güzelliğe sahip olmasını da çekemez hale gelir.
Bu anlayışa sahip cahiliye insanları, çevrelerindeki insanların sahip olduğundan daha iyisine sahip olabilmek için büyük bir çaba harcarlar. En zengin, en güzel ya da en yakışıklı eş, en güzel ev, en lüks mobilyalar, en iyi araba, en başarılı çocuklar, en kaliteli kıyafetler hep kendilerinin olmalıdır. En lüks yerlerde gezmeli ve en güzel olan hep kendilerinin olmalıdır. Bu durum cahiliye insanları arasında hayati bir yarışa dönüşmüş, birbirlerine karşı duydukları kıskançlık nedeniyle, neredeyse karşılarındaki kişinin kötülüğünü ister olmuşlardır. Öyle ki kimi zaman üstünlüklerini koruma pahasına, karşı tarafın lehine gelişen bir durumu engellemeye dahi yeltenebilirler. Oysa ki başka bir insanın zengin ve güzel olması ya da refah içinde yaşaması, kendisinin ne güzelliğinde, ne zenginliğinde, ne de hayat standartlarında bir eksilme meydana getirir.
Cahiliye düşüncesinin getirdiği çarpık mantık bu kadarla da kalmaz. Kıskanç olmak, toplum arasında oldukça takdir gören bir karakter özelliği olarak benimsenmiştir. Kıskanç olmadığını söyleyen insanlar, oldukça tuhaf ve sıra dışı olarak algılanırlar. Cahiliye inancına göre insanlar gerçekten değer verdikleri şeyleri sahiplenmeli ve onlara karşı kıskanç bir tavır geliştirmelidirler. Söz gelimi eğer bir dostunu seviyorsa, ona sahip çıkmalı ve bir başkasının ona sevgi duymasını ve onunla dost olmasını engellemelidir; onun en iyi dostu sadece kendisi olmalıdır. Oysa, bir insanın duyduğu sevgi bir diğerinin de aynı kişiye sevgi duymasına engel değildir ve bunun kimseye bir zararı da yoktur. Aksine, eğer karşıdaki kişi gerçekten dost edinilecek kalitede bir insansa, onun bu meziyetinden bir başkasının daha yararlanması son derece doğal ve güzeldir.
Bu mantıkla düşünüldüğünde kıskançlığın yersizliği ve zararı net bir biçimde ortaya çıkar. Kendilerini bu hastalığa kaptıran insanlar, ellerindekiyle yetinmeyi bilmediklerinden, hiçbir zaman gerçek mutluluğu yaşayamazlar. Kendilerinden daha iyisinin varlığını bilmek onlara huzursuzluk ve keder verir.
Böylesine zor ve zahmetli bir sisteme tabi olmaktansa, dinin getirdiği ahlakı yaşamak insanın yaratılışına en uygun olanıdır. İnsanın nefsi kıskançlığı barındırabilecek nitelikte olabilir. Ancak akıl ve vicdan kullanılarak bu duygunun önüne geçmek de bir o kadar kolaydır. Bir ayette bu gerçek bildirilir:
… Nefisler ise 'kıskançlığa ve bencil tutkulara' hazır (elverişli) kılınmıştır. Eğer iyilik yapar ve sakınırsanız, şüphesiz, Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır. (Nisa Suresi, 128)
Allah insanlara nefislerini kıskançlıktan arındırmalarını bildirmiştir. Bunun yerine de, tam aksine, hep karşı tarafın iyiliğini, rahatını, huzurunu kendi isteklerinden hep ön planda tutan ve alabildiğine özverili bir yapıyı benimsemelerini istemiştir. Nitekim Kuran ayetlerinden pek çoğunda, müminlerin kıskançlıktan arınmış olan bu fedakar ruhu haber verilmektedir:
Kendileri, ona karşı duydukları sevgiye rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler. (İnsan Suresi, 8)
... Mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere veren... (Bakara Suresi, 177)
Müslümanlar en sevdikleri şeyleri bile, kolaylıkla ihtiyacı olan diğer insanlara verebilmekte ve bu konuda en ufak bir hırsa, kıskançlığa kapılmamaktadırlar. Kuşku yok ki vicdanın sesini dinleyerek bu ahlakı uygulamak, Müslümanları kıskançlığın neden olduğu tüm huzursuzluklardan uzak tutar ve en önemlisi Allah'ın hoşnutluğunu kazanmalarına yardımcı olur.
Kibirli olmaları ve büyüklük iddiaları
Cahiliye insanları Allah'ın yarattığı ve kendilerine nimet olarak sunduğu imkanlardan dolayı şiddetli bir büyüklük duygusuna kapılırlar. Kibir adı verilen bu belanın bulaştığı kişi, kendisini dünyanın en akıllı, en yetenekli ve en yenilmez insanı olarak görür.
Ancak kişinin kibirlenmesi için, muhakkak, cahiliye toplumunda büyük önem taşıyan para, itibar ya da güzellik gibi dikkat çekici özelliklere sahip olmasına gerek yoktur. Kendi aklını başkalarından üstün görmesi bile onun büyüklük hissine kapılması için yeterlidir. Etrafındaki herkesten çok daha üstün olduğunu, hepsinin hem maddi hem de manevi yönlerden çok ciddi eksikleri olduğunu, fakat kendisinde bu kusurların hiçbirinin barınmadığını düşünür.
Bu çıkarımlara bir kez inandıktan sonra bu, onun hayat felsefesi haline gelir. Artık çevresindeki insanlardan gelecek olan tüm tavsiyelere ya da eleştirilere kapalıdır. Onun, kendisinden eksik gördüğü diğer insanlardan alabileceği bir fikir ya da tavsiyenin olması mümkün değildir. Kendisi de mümkün olduğunca bu insanları beğenmediğini vurgulamaya ve her fırsatta kusurlarını dile getirmeye çalışır. Onların kusurları belirginleştikçe, kendi büyüklüğü ile onların küçüklüğü arasındaki tezatın daha da ortaya çıkacağına inanır.
Bu anlayış aslında kişiye çok ciddi kayıplar getirir ancak kişi bunları fark edemeyecek kadar kibirlidir. Herkes ona neredeyse acıyan gözlerle bakarken o, kendisinin bu tavrı nedeniyle son derece şahsiyetli ve güçlü bir karakter sergilediğine ve bundan dolayı da çevresinde derin bir saygı uyandırdığına inanır. Oysa ki daha büyük ve daha üstün olmak amacıyla geliştirdiği bu tavır, kişiyi sandığının aksine en küçük düşen, en az sevilen ve yanında en rahat edilemeyen insan konumuna getirir.
Kibirli insan, büyüklük arzusundan dolayı kimseyle gerçek anlamda dost olamaz, kimseye sevgi saygı duyamaz, cana yakın ya da alçakgönüllü bir tavır gösteremez. Bu da etrafındakilerin kendisinden ciddi şekilde rahatsızlık duymalarına neden olur.
Bunun yanında kibir, sadece etraftaki insanlarda değil, kişinin kendisinde de ciddi sıkıntılara yol açar. Öncelikle büyüklük iddiasında olan bir kişi hiçbir açık vermemeli ve hiçbir zaman hata yapmamalıdır ki, kendince elde ettiğini zannettiği itibarı zedelenmesin. Böyle bir şeyi başarmak için çok yüksek bir efor harcaması gerekir. İçinden gelen bir şeyi gerçekleştiremez, onu önce kendi imajının süzgecinden geçirir. Eğer itibarına uygun bir tavırsa yapar, değilse hoşuna giden birşey bile olsa insanların gözünden d üşmemek için bunu yapmaz. Ne içinden geldiği gibi gülebilir eğlenebilir, ne de akıcı ve doğal bir sohbete katılabilir. Sarf ettiği yoğun dikkat kişinin yüzünde ve vücudunda ciddi bir kasılmayla kendini gösterir ki bu da güzel bir insanın dahi yüz ifadesini son derece çirkinleştirir ve anlamsızlaştırır. Bununla birlikte hata yapmaktan korktuğu için çevresindeki insanlara mümkün olduğunca uzak ve mesafeli davranır; bu da kimseyle gerçek bir samimiyet yaşayamamasına neden olur.
Kişinin kendisini soktuğu bu kalıp zararlı olduğu gibi bir o kadar da anlamsızdır aslında. Çünkü insan ne kadar üstün özelliklere sahip olursa olsun, en küçük detayına kadar Allah'ın yardımına muhtaç son derece aciz bir varlıktır. Ne doğarken bedeninin alacağı şekli, ne yeteneklerinin ne de aklının kapasitesini kendisi belirlemiştir. Tüm bunlar tamamen Allah'ın kendisi için yarattığı şekliyle gerçekleşmiştir.
Ancak kibir adındaki bu büyüklenme arzusu kişinin, Allah'ın yüceliğini ve büyüklüğünü kavrayamayacak kadar akılsızca bir tavır sergilemesine neden olur. Kibirlenen insan, Allah'ın yarattığı trilyonlarca varlıktan sadece herhangi biri olduğunu düşünemez. Ve kendisinin bunlardan herhangi birinin bir benzerini dahi yaratmaktan aciz olduğunu hiç aklına getirmez. Binbir çeşit virüs ve mikrobun sebep olabileceği hastalıklara engel olamayacağını da düşünmez.
Kibirin cahiliye insanını içine soktuğu durum bu kadar açıkken, kişinin bu tavrı sürdürmesi dünyada olduğu gibi ahirette de karşılık görecektir. Kuran'da, Allah'ın büyüklüğünü takdir edemeyen ve her konuda sadece kendisini otorite kabul eden kişiler için cehennem azabı olduğu haber verilmiştir:
Öyleyse içinde ebedi kalıcılar olarak cehennemin kapılarından girin. Büyüklük taslayanların konaklama yeri ne kötüdür. (Nahl Suresi, 29)
Ona: "Allah'tan kork" denildiğinde, büyüklük gururu onu günaha sürükler, kuşatır. Böylesine cehennem yeter; ne kötü bir yataktır o. (Bakara Suresi, 206)
Kindar olmaları
Allah'a ve hesap gününe derin bir imanı olmayan bir insanın, affedici ve hoşgörülü olması için de bir sebebi yoktur. Onun mantığına göre, ömrü kısa olduğu için bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmelidir. Bu durumda kişinin hep kendi menfaatlerini düşünmesi ve bunlara zarar vermeye kalkışanlara da çok keskin bir karşılık vermesi gerekir. Dolayısıyla kendisine karşı yapılan bir hatayı kesinlikle unutmamalı, herkes hakkındaki hatıralarını hafızasında biriktirmeli ve ilk fırsatta "öc almak" üzere kin gütmelidir.
Bu çarpık mantık kişide öyle bir saplantı haline dönüşür ki, kimi zaman yirmi yıl, otuz yıl geçtiği halde yapılan küçücük bir hatayı unutmayabilir. Üstelik çoğu zaman zihnini kurcalayan konular son derece önemsizdir. Karşı taraf konunun farkında olmasa bile, kindar insan herşeyin altında bir kasıt olduğuna inanır. Öyle ki cahiliye toplumlarında bu inanç, kimi zaman cinayete ya da yaralamaya kadar varan bir intikam ile sonuçlanır.
Ancak bu tavrından dolayı hep kaybeden kişinin kendisi olur. Kendi kendine çeşitli kuruntulara kapılır; herkesin ona düşman olduğuna, kendisini kullanmaya çalıştığına inanır. Her olayı bu kuruntular doğrultusunda değerlendirir. Aklını ve enerjisini sürekli olarak bu yönde harcayan bir insanın üretkenliği, yaratıcılığı, çalışkanlığı, neşesi birer birer körelir; bunun yerine psikolojisi tamamen hüzün, keder ve öfkeye ayarlı hale gelir.
Oysa ki affediciliğin ve hoşgörünün lezzeti, kinlenip kuruntulara kapılmanın verdiği öfke ve sıkıntıyla kıyaslanmayacak kadar yüksektir. Affetmek, cahiliye ortamında zannedildiği gibi küçük düşmenin ya da yenilmenin değil, aksine asilliğin ve yüksek bir ahlakın göstergesidir. Kuran ayetlerinde affediciliğin üstünlüğü şöyle vurgulanmaktadır:
Sen af (veya kolaylık) yolunu benimse, (İslam'a) uygun olanı (örfü) emret ve cahillerden yüz çevir. (Araf Suresi, 199)
Kötülüğün karşılığı, onun misli (benzeri) olan kötülüktür. Ama kim affeder ve ıslah ederse (dirliği kurup-sağlarsa) artık onun ecri Allah'a aittir. Gerçekten O, zalimleri sevmez. (Şura Suresi, 40)
Cahiliye sisteminin getirdiği bu korkunç dünyaya karşılık, din ahlakının uygulanmasıyla ortaya çıkan sıcak ortam, Kuran'da cennet halkının bir özelliği olarak anlatılmıştır ki bu da bize bu ahlakın üstünlüğünü bir kez daha hatırlatır:
Biz onların göğüslerinde kinden ne varsa çekip almışız. Altlarından ırmaklar akar. Derler ki: "Bizi buna ulaştıran Allah'a hamd olsun. Eğer Allah bize hidayet vermeseydi biz doğruya ermeyecektik. Andolsun, Rabbimizin elçileri hak ile geldiler." Onlara: "İşte bu, yaptıklarınıza karşılık olarak mirasçı kılındığınız cennettir" diye seslenilecek. (Araf Suresi, 43)
Memnuniyetsiz ve bıkkın bir ruh halinde olmaları
Cahiliye ahlakında göze çarpan karakter özelliklerinden biri de, insanların hayatlarının her anını memnuniyetsiz, bezgin ve şikayetçi bir ruh içerisinde geçirmeleridir. Hatta bu ahlakı benimseyen insanlar memnuniyetsiz olacakları bir konu olmadığında bile bu tavra özenir ve herşey hakkında sürekli "söylenirler". Bu onlar için yemek içmek gibi doğal bir alışkanlık haline gelmiştir. Üstelik toplumun her kesiminde uygulandığı için kimse tarafından tuhaf da karşılanmaz.
Kişi sabah uyandığı andan itibaren şikayet edecek bir şeyler aramaya başlar. Önce gece hiç rahat uyuyamadığından bahseder, ardından hava sıcaksa sıcaklığından, soğuksa soğukluğundan şikayet etmeye başlar. Kahvaltıdaki yemeklerin kötü olduğu, arabanın aksaklıkları, trafiğin sıkıcılığı, işyerinin gürültüsü, insanların anlayışsızlığı, uykusuzluk, yorgunluk, akşam evdeki ortam, komşuların geçimsizlikleri, hayatın tekdüzeliği, kimsenin onu anlamıyor olması ve bunun gibi art arda sayılıp yakınılan konular birbirini takip eder. Daha da olmazsa sırf şikayet olsun diye şikayet etmeye başlar; kadınsa kadın olduğu için, çocuksa çocuk olduğu için, esmerse sarışın olmadığı, ela gözlü ise mavi gözlü olmadığı için memnuniyetsizliğini dile getirir.
Ancak bu konuların hiçbir zaman sonu gelmez, çünkü bu bir ruh halidir ve kişi bu durumdan çıkmak istemez.
Bu mantık örgüleri cahiliye insanlarının, hiçbir zaman hiçbir şeyden mutlu olamamalarına neden olur. Çünkü herşeyin en mükemmelini elde etmiş olsalar bile, iyi ve güzel yönleri göremedikleri için bir süre sonra sahip olduklarından yine sıkılırlar.
Allah, insanların saymakla bitirilemeyecek kadar çok nimet içerisinde oldukları halde yine de memnuniyetsiz ve nankör bir ahlak sergilediklerini şöyle haber vermiştir:
Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz. Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür. (İbrahim Suresi, 34)
İşte cahiliyenin bu ilkel mantığı, onları dünyanın bunca güzelliği varken hiçbirinden tat alamayacak hale getirir.
İnsanın hem ruhen hem de bedenen fıtratına en uygun yaşam olan İslam ahlakı ise bunun tam zıttını yaşatır. Tüm evrenin ve içerisindeki her türlü detayın kendisi için bir süs ve bir ikram olarak yaratıldığını bilen mümin, sürekli olarak Allah'a şükreden bir ruh hali içindedir. Karşılaştığı her olayın ardında gizlenen güzellikleri ve hikmetleri bulup çıkarır. Kendi çevresini kendi güzelleştirmeye ve nimete dönüştürmeye çalışır. Kuran'da, Allah'ın bu ahlakı gösteren kimselere nimetlerini ve ikramlarını artıracağı, sürekli memnuniyetsiz ve şikayetçi olarak nankörlük eden insanlardan da bu güzellikleri alacağı bildirilmiştir:
Rabbiniz şöyle buyurmuştu: "Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size artırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, Benim azabım pek şiddetlidir." (İbrahim Suresi, 7)
Ümitsizlik
Dinden uzak yaşayan bir insan, hayatı boyunca çevresinde olup biten tüm olayların tesadüf eseri geliştiğine ve eğer işleri yolunda gitmişse bunun "şansının yaver gitmesinden", aksinin de "şansının olmamasından" kaynaklandığına inanır. Bu görüşün getirdiği en önemli sonuç ise, ümitsiz ruh halidir. Çünkü "şans"ın, güvenilecek ya da ümit beslenecek bir yönü yoktur.
Bu ruh hali, Allah'ın gücünü ve herşeyin bir kader üzerine işlediğini kavrayamamanın cahiliye insanlarına getirdiği bir beladır. Oysa Allah'a iman eden bir insan her an, her konuda ümitvardır. Çünkü her olay ve her varlık Allah'ın kontrolü altındadır. Bütün güç Allah'ındır ve O'nun izni olmadan hiçbir olayın olması mümkün değildir. Bunu kavrayan bir insan herşeyin Allah'ın dilemesi ve yaratmasıyla anında değişebileceğini ve hiçbir şeyin imkansız olmadığını çok iyi bilir. Allah'a inanmayan ve herşeyi tesadüflerin yönettiğini düşünen bir insanın ise ümitsiz olması olağandır, çünkü bu onun kendi inanç bozukluğundan kaynaklanan bir ruh halidir.
Bu inanç bozukluğuyla yaşayan insanlar -kendi aralarında "hayata küskün" deyimiyle ifade ettikleri gibi- daha en baştan hayatla barışık değillerdir. Hayata bezgin ve yenik düşmüş bir ruh haliyle yaklaşırlar. İnançlarındaki çarpıklık, onlarda hiçbir şeyin yolunda gitmeyeceği, hayatın hep aksiliklerle dolu olacağı gibi bir endişe oluşturur. Nitekim bu beklenti içinde olduklarından, olayları hep böyle görmek isterler. Söz gelimi, üniversitede istedikleri branşı kazanamayacaklarını, kazansalar bile okulu bitiremeyeceklerini, mezun olsalar bile bu hayat şartlarında iş bulamayacaklarını, bulsalar bile başarılı olmak için yılların geçmesi gerektiğini, istedikleri gibi bir evlilik yapamayacaklarını, yapsalar bile mutlu olamayacaklarını, zengin ve lüks bir hayat yaşayamayacaklarını, çocuklarını istedikleri gibi yetiştiremeyeceklerini, onların "mürvetlerini göremeden" öleceklerini, mezarlarına kimsenin gelmeyeceğini, hemen unutulacaklarını düşünür ve buna benzer bitmek bilmeyen bir dizi ümitsizlik hezeyanları sergileyip dururlar. Kuran'da bu insanların içinde bulundukları umutsuz ruh hali şöyle ifade edilmiştir:
İnsana bir nimet verdiğimizde sırt çevirir ve yan çizer; ona bir şer dokunduğu zaman da umutsuzluğa kapılır. (İsra Suresi, 83)
İnsan, hayır istemekten bıkkınlık duymaz; fakat ona bir şer dokundu mu, artık o, ye'se düşen bir umutsuzdur. (Fussilet Suresi, 49)
Bu ahlakı yaşayan insanlar cahiliye toplumunda "şom ağızlı" olarak da adlandırılırlar. Her konuda hep olumsuz telkinler yapmaları ve çevrelerini telaşlandıracak şekilde kötü ve ümitsiz tahminlerde bulunmaları, etraflarındaki insanların da sinirlerini bozar. Söz gelimi uçağa binmek üzere olan dostlarına "ya uçağınız düşerse, ya sağ salim gelemezseniz" gibi ümitsizce konuşmalar yaparak, huzursuzluk verirler. Bir parça öksüren birine "çok hastasın galiba" gibi felaket tahminlerinde bulunurlar. Büyük yatırımlar yaparak kurulan bir işyerinin, ortada hiçbir ihtimal olmadığı halde, sürekli olarak iflas edebileceğinden endişe eder ve başarılı olamayacağı hakkında fikir beyan ederler.
Kuşkusuz bu sayılanlar günlük hayatta rastlanabilen sınırlı birkaç örnektir. Ama burada dikkat çeken nokta, bu ahlakı üzerinde barındıran cahiliye insanının, sadece kendini değil, etrafını da rahatsız eden bir sistem oluşturduğudur. İşte bu sistem, cahiliyenin ilkel mantığının bir ürünüdür. Bu mantığın ana özelliği ise, kişilerin bile bile kendilerine hem dünyada hem de ahirette hiçbir şey kazandırmayan, hatta sıkıntı ve huzursuzluk yaratan bir sistemi kabulleniyor olmalarıdır.
İslam dininin getirdiği yüksek ahlak ise, bu ilkel mantığın çok üstünde bir dünya görüşü sunar. Allah'ın sınırsız ve sonsuz gücünü bilmenin verdiği ümitvar yapı, müminlere sadece dünyada değil aynı zamanda ahirette de neşe ve huzur getirir. Onlar daima Allah'ın ayette bildirdiği, "… Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü kafirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden umut kesmez" emrine uyarlar. Yusuf Suresi, 87)
Umursuzluk
"Umursuzluk" terimi, cahiliye insanlarının olaylar karşısındaki ilgisiz ve duyarsız tavırlarını ifade eder. Küçük yaşlarından itibaren çevrelerinde bu yapıyı görerek büyüyen çocuklar, umursuz davranışların doğal olduğunu düşünürler. Oysa cahiliye mantığının dışına çıkılıp bakıldığında görülen gerçek, umursuzluğun, vicdanın bir nevi uyuşturulması ve dondurulması olduğudur.
Vicdanın açık ve güçlü olması, kişiye hayatın her anında çeşitli sorumluluklar yükleyecek bir özelliktir. Bu da ahirete inanmayan insanların hiç işine gelmez. Bundan kaçınmak için umursuzluğu temel yaşam felsefeleri haline getirirler. Bu durumdaki bir insan, herşeyden önce kendi sorumluluklarını yerine getirmede son derece gevşektir. Çevresindeki insanlar onun adına herşeyi üstlenmek zorunda kalırlar.
Bu ahlakı taşıyan kişi yalnızca kendine değil, çevresine de zarar verir. Söz verir ama boşvermişliğinden dolayı sözünde durmaz. Yine aynı şekilde borç alır, fazlasıyla ödeme imkanı olur ama önem vermediği için ödemeyi unutur. Kimi zaman umursuzluğu, hayati boyutlara kadar uzanır. Tedavi amacıyla bir ilaç alacakken, sırf boşvermişlikten bunu aksatır ve hastalığının sürmesine göz yumar. Yüzme bilmeyen küçük çocuğunu deniz kenarında bırakır, boğulmasından yana en ufak bir tedirginlik dahi duymaz; iş işten geçtikten sonra aklı başına gelir. Bunun gibi binlerce umursuzluk örneği, cahiliyenin günlük hayatı içinde sürekli yaşanır.
Örneğin trafikte kaza geçiren ağır yaralı bir insanla karşılaştığında vicdanı açık olan bir insanın yapacağı şey, kendi işi her ne kadar önemli olursa olsun, acil durumdaki bu insana tüm imkanlarıyla yardım etmektir. Ancak umursuzluk adı altında vicdanını donduran bir insan, bu manzaraya kısa bir göz attıktan sonra, yardım eden tek bir kişi olmadığını görse dahi rahatlıkla randevusuna gitmek üzere yoluna devam edebilir. Veya eğer etrafta başka kişiler varsa "onlar ilgilenir nasılsa" diye düşünebilir.
Görüldüğü gibi umursuzluk aslında vicdansızlığın bir diğer dile getiriliş şeklidir. Kişi, aklı ve mantığı algıladığı halde geliştirdiği duyarsızlık ile pek çok konunun üzerinden rahatlıkla geçip gider. Vicdanını dondurduğu için üzerinden atladığı, umursuzluk gösterdiği tavırlar nedeniyle en ufak bir vicdan azabı da duymaz. Hatta için için kendisini dünyanın en uyanık kişisi olarak görür. Halbuki bu kişi hiçbir şekilde kazanç içinde değildir. Vicdanını saf dışı ederek dünyada önüne çıkan tüm fırsatları kaçırmış, ahiret için yapabileceği hazırlığı bile bile göz ardı etmiştir.
Her konuda vicdanını devreye sokan, aklını ve imkanlarını bu uğurda sonuna kadar kullanan mümin kişi ise, Allah'ın hoşnutluğunu ve ahireti kazanabilecek en isabetli davranışı yapmıştır. Müminin bu konuda gösterdiği hassasiyet onun dünya hayatında da rahat yaşamasını sağlar. Karşılaştığı her konuda aklını kullandığı için, işleri hep olabilecek en iyi neticelerle sonuçlanır.
Tamahkarlık
Dünyaya olan bağlılık ve mala karşı duyulan hırs, cahiliye ahlakını yaşayan insanları bu uğurda herşeyi göze alabilecek bir tavır içerisine sokar. Konu eğer dünyadan istifade etmekse, kişi bu arzusunu tatmin etmek için tamahkar bir yapı göstermekten hiçbir şekilde çekinmez. Hayatın kısalığının farkındadır ve bu süreyi ahiret için çalışarak geçirmektense, dünyaya yönelik olarak değerlendirmenin en akılcı yol olduğuna inanır. Bunun için de karşısına çıkan fırsatları hep bu uğurda harcayarak dünyaya biraz daha tamah eder.
Bu yapı, cahiliye toplumunun geneline hakim olduğu halde, yalnızca belirli bir kesime mal edilerek örtbas edilmek istenir. Sadece bazı açgözlü insanların tamahkar bir karakter sergileyebilecekleri imajı oldukça yaygındır. Oysa, tamahkarlık cahiliye ahlakının dünyaya ve insanlara bakış açısını en açık yansıtan özelliklerinden biridir.
İşte bu bakış açısıyla yoğrulmuş olan cahiliye insanı, zengin olsun fakir olsun hiçbir farklılık göstermeden dünyadaki herşeye karşı açgözlü yaklaşır. Söz gelimi misafirliğe gider; karnı doyduğu halde -hastalanma pahasına da olsa- daha çok faydalanmak için biraz daha yer. İşyerinden maksimum istifade etmek için ihtiyacı olmadığı halde sağa sola gereksiz telefonlar açar; çocuğunun, ailesinin tüm ihtiyaçlarını iş yerinin imkanlarından karşılamaya kalkışır. Bu mantık öylesine köklü bir hastalıktır ki kişi ailesine bile bu gözle yaklaşır. Kocasının çok çalışmasını, çok para kazanmasını neredeyse bir hırs haline getirmiştir. Çünkü işin sonunda kendisine daha çok kıyafet aldırtacak, daha çok gezebilecek, daha çok yiyebilecek ve kocasının bu özelliklerinden maksimum istifade edebilmiş olacaktır. Bu hırs ve açgözlülük öyle noktalara gelir ki, kimi zaman insanların dünyadan daha fazla menfaat elde edebilmek için dolandırıcılığa ya da açıkça hırsızlığa kalkışmalarıyla kendini gösterir.
İnsanı bir tabak yemeğe dahi tenezzül ettirten bu ahlak, uyanıklık kafasıyla uygulanır ama tam aksine kişiyi akıl almaz derecede küçük düşürür.
Samimi ve dürüst yaşamak ise, binbir türlü plan ve sahtekarlıkla yaşamaktan çok daha kolay ve çok daha zevklidir. Allah'a iman etmiş bir insan dünya nimetlerinden en güzel şekilde faydalanır. Tüm nimetin Allah'a ait olduğunu, Allah Katı'nda olanın hiçbir zaman bitip tükenmeyeceğini ve Allah'ın dilediği kimseye sonsuz nimetinden hesapsız olarak hem dünyada hem de ahirette vereceğini bilir. Bu yüzden ne elindekinin tamahını ne de sahip olmadığının hırsını yapar. Bu da ona hem asalet hem saygınlık, en önemlisi de Allah'ın rızasını kazandırır.
Bencillik
Cahiliye bakış açısında, bir insanın bir başkasını, en az kendisi kadar düşünmesi, kollaması ve onunla ilgilenmesi için o kişiden ciddi anlamda bir çıkarının söz konusu olması gereklidir. Aksi takdirde, cahiliye insanının başkaları için kendisinden bir şeyler vermesi için hiçbir sebep yoktur; hatta bu sisteme göre bu onun için maddi manevi önemli bir kayıp demektir. Arada sırada hayatın bir gereği olarak mecburen başkalarına ufak tefek fedakarlıklar yaptığı olabilir, ama bunu oturmuş bir ahlak anlayışı haline getirmenin, ona göre hiçbir gereği yoktur.
İşte benimsediği bu dünya görüşü nedeniyle, kişi her konuda ve istisnasız herkese karşı bencil ve egoist bir tavır ortaya koyar. Henüz ilkokul yıllarında ailesinin tembih ve telkinleriyle kök salan bu mantık, çocuğun oyuncaklarını, yiyeceklerini, odasını, ailesini sahiplenmesi ve kimseyle paylaşmamasıyla kendini gösterir. Sonraki yıllarda ise, kişinin malını paylaşmamasındaki bu kararlılığına bir de insaniyetsiz ve düşüncesizce tavırlar eklenir.
Egoist olan bir insan sadece kendi rahatını düşünür. Bu yüzden de başkalarının ihtiyaçları ve sorunlarıyla hiçbir şekilde ilgilenmez. Karşısındakinin ihtiyacı olduğunu bile bile, karşısına geçip yemeğini yer ama paylaşmak aklına bile gelmez. Hasta olduğunda kendine çok özenli bir bakım uygular ama bir başkası hastalandığında buna hiç gerek duymaz. Arabasıyla yoldan geçerken bir arkadaşının yağmurdan sırılsıklam olduğunu görür. Aynı istikamete gittiği halde sırf arabası çamur olmasın diye arabaya almaz, görmezlikten gelip geçer. Yanındaki insanın düştüğünü görse, yardım edeceği yerde gülüp geçer ve kendi işine devam eder...
Günlük hayatın her aşamasında ortaya çıkan bu insaniyetsiz tavırlar, istisnai ve hayati durumlarda da aynı mantıkla devam eder. Örneğin ölmek üzere olan bir insana kan vermesi istenir, kendine hiçbir zararı olmadığı halde, insaniyetsizliğinden, rahatına ve keyfine olan düşkünlüğünden dolayı bunu kabul etmez.
Din ahlakında ise bencilliğin, egoistliğin ve insaniyetsizliğin yeri yoktur. Aksine müminler her an vicdanlarını tüm güçleriyle kullandıkları için, çevrelerindeki eksiklikleri ve ihtiyaçları görür ve bunlar karşısında en insaniyetli tavırları sergilerler. Bunu gerçekleştirirken de, asla karşı tarafı minnet altında bırakmazlar. Müminlerin yaşadığı bu fedakarlık ve insaniyet anlayışının çarpıcı örneklerinden biri Kuran'da şöyle bildirilir:
Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. "Biz size, ancak Allah'ın yüzü (rızası) için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür. Çünkü biz, asık suratlı, zorlu bir gün nedeniyle Rabbimizden korkuyoruz." (İnsan Suresi, 8-10)
Geçimsiz ters ve aksi huylu olmaları
Cahiliye toplumlarında, sadece aşırı derecede problemli insanlara "geçimsiz" sıfatı yakıştırılır. Gün içerisinde arada bir çıkan tartışmalar ya da çekişmeler ise bu tanımlamaya dahil edilmez. Oysa oldukça hoşgörülü ve mazlum olarak bilinen bir insan bile, belli konularda belli kişilere karşı aksi bir tavır içerisine girebilir. Mutlaka geçinemediği ya da tahammül edemediği insanlar vardır yaşamında. Ancak cahiliyenin ilkel mantığı içerisinde tüm diğer ahlak çarpıklıkları gibi, bu tavır da oldukça "makul" ve "olağan" karşılanmaktadır.
Aile yaşantıları bitmek bilmeyen geçimsizliklere sahne olurken, "aile meseleleri" ya da "her ailede olur böyle şeyler" gibi sözlerle bu tavrın çirkinliğini geçiştirmeye çalışırlar. Arkadaş ilişkilerinde neredeyse her gün anlaşmazlıklar, küsmeler ve kavgalar yaşanır; bunu da "arkadaşlıklarda olur böyle şeyler" gibi anlamsız açıklamalarla kabullenirler. Okulda öğretmenleriyle, işyerinde patronlarıyla ve diğer çalışanlarla, trafikte araç sahipleriyle, apartmanda komşularıyla, akrabalarıyla kısacası diyalog kurdukları herkesle bir çekişme içerisindedirler.
Bu çekişmeler, genellikle büyük sebeplerden kaynaklanmaz. Eğer çatışacak bir konuları yoksa bile, bunu bir şekilde kendileri oluştururlar. Söz gelimi, karısının sevdiği yemeği pişirmemiş olması, ya da kocasının kendisini gezmeye götürmemesi, komşunun balkonu yıkarken su sıçratması, apartmandaki bir gürültü, bir hayvan ya da çocuk sesi, yeşil ışık yandığında hemen harekete geçmeyen bir araç sürücüsü, bir aracın hızla sollaması, başka bir aracın arabasının önüne park etmesi, hatta bazen tek bir korna sesi, patronunun az zam yapmış olması, belediyenin asfalt çalışmalarını geciktirmesi, ve bunun gibi günlük hayatın her anı, onlar için bir geçimsizlik ve huzursuzluk kaynağıdır.
Küçük küçük olaylarda gerilimli bir atmosfer oluşturan bu insanlar, ne aralarındaki bu ilişkiyi yadırgarlar, ne de yaşadıkları tahammülü zor ortamı. Öyle ki, kimi zaman iki insanın bir süre boyunca sırf aynı ortamı paylaşmak zorunda kalmaları bile kaçınılmaz bir huzursuzluk sebebi olur. Birbirlerinden sıkıntı duyarlar, acizliklerine ve insani ihtiyaçlarına kesinlikle tahammül edemezler. Bu beraberlik zaman içinde dayanılmaz bir hal alır. Ama kişilerin ya da mekanın değişmesinin kendileri için hiçbir şeyi değiştirmeyeceğinin bilincindedirler. Kiminle ve nerede olurlarsa olsunlar, aynı geçimsizlik yaşanır. Çünkü karşılıklı anlayışsızlığın sonucunda ortaya tahammülsüzlük çıkar.
Peki bu tahammülsüzlüğün altında yatan ana etken nedir?
Cahiliye toplumlarında herkes mutlaka kendisinin haklı olduğuna inanır. Hoşgörülü olamadıkları için, alttan almayı akıllarına dahi getirmezler. Bunun yerine kendi bildiklerinde ısrarcı olup geçimsiz bir insan olmayı tercih ederler.
Halbuki, Kuran'a göre tek doğru vardır. Kuran'a uyan insanlar, Kuran'da kendileri için belirlenmiş olan doğruyu fark ettiklerinde onu uygularlar. Sonuçta ortada "herkesin fikri" değil, "yalnızca Kuran mantığı" vardır. Aradaki muhtemel anlaşmazlıklar ise, Kuran'a başvurulduğunda çözüme kavuşacaktır. Böylelikle ortada bir anlaşmazlık değil daima çözüm vardır. Kuran ahlakı ile hareket eden bir kişi Allah'ın insanlara öğütlediği özellikleri, saygıyı, sevgiyi, hürmeti yaşayan bir insandır. Kuran ahlakı, anlayışı, ince düşünceyi ve karşı tarafın fikrine saygı duymayı gerektirir. Bu teslimiyetin sonucunda da bir anlaşmazlık söz konusu olamaz. Cahiliye hiç durmadan tartışırken, inananlar Kuran ahlakını uygulamanın rahatlığını yaşarlar. Böyle bir topluluk içinde huzursuz veya geçimsiz bir tutumun ortaya çıkması mümkün değildir.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı BağlantıCAHİLİYENİN AHLAKSIZLIĞI-2
|
Tartışmacı olmaları Kuran ahlakında yer alan özelliklerden birisi de, "boş söz sarf etmekten kaçınmak" ve "boş söze dalanlarla birlikte dalmamak"tır. Kuşkusuz ki bu, müminlere maddi manevi çok fazla kazanç sağlar. Boş ve kişiye hiçbir şey kazandırmayacak bir sohbete girmektense, buradan kazanacakları vakit ile çok daha faydalı ve önemli faaliyetlerde bulunurlar. Ayrıca boş konuşmaların sıkıcı ve uyuşturucu etkisinden de daha en başından kurtulmuş olurlar. Buna karşılık hikmetsiz ve uzun sohbetlerle vakit öldürmek, cahiliyenin vazgeçemediği bir alışkanlıktır. Bu şekilde hayatın ciddiyetinden ve sorunlarından biraz olsun uzaklaştıklarını düşünürler. Ancak herkesin kendi aklını beğenmesi ve iddiacı bir kişilik sergilemesi nedeniyle bu sohbetler kısa süre içerisinde hararetli tartışmalara dönüşür. Çoğu zaman hakkında hiçbir şey bilmedikleri konularda dahi bitmek bilmeyen konuşmalar yaparak saatlerce tartışırlar. Ve bu saatler süren tartışmalar sonunda da genellikle hiçbir sonuca varamazlar. Bu tartışmalar esnasında mümkün olduğunca kendi fikirlerini ön plana çıkarmaya, ve karşı tarafa kabul ettirmeye çalışırlar. Öylesine iddiacı bir kişilik sergilerler ki, karşılarındakinin konuştukları konuda uzman bir kişi olması bile onları yıldırmaz. Onlar, kendilerince doktordan daha iyi doktor, avukattan daha iyi avukattırlar. Tartışmaları esnasında yaptıkları yorumlar ise genellikle tahminlere ya da kulaktan dolma bilgilere dayalıdır. Ancak bu yapı da, cahiliye toplumlarında kınanacak bir özellik olarak karşılanmaz. Tartışmacı kişilik gösteren kimselere sadece "biraz sabit fikirli" ya da "biraz inatçı" sıfatları yakıştırılır. Bunun kişiye has bir karakter özelliği olduğu düşünülür. Oysa insanların hiçbir bilgileri olmadığı halde uzun tartışmalara girmelerinin altında yatan neden, nefislerdeki tartışma eğilimidir. İnsanların bu özelliği Kuran'da "... insan, herşeyden çok tartışmacıdır..." ayetiyle haber verilmiştir. (Kehf Suresi, 54) İşte cahiliye insanları da akılcı hareket etmektense, bu zayıflıklarına yenik düşmeyi göze alırlar. İnsanlar kimi zaman haklı oldukları konuları savunmak için de tartışabilirler. Ancak cahiliye toplumu bireylerinde dikkat çeken yön, bu tartışma esnasında gösterdikleri tavır bozukluklarıdır. Bu tavır bozukluklarının en başında, tartışırken kullandıkları ses tonu gelir. Ne kadar bağırırlarsa ve karşı tarafın sesini ne kadar bastırırlarsa, o kadar haklı çıkabileceklerini zannederler ve bu yüzden de son derece yüksek sesle konuşurlar. Bu tür ortamlarda, kişiler üzerinde fiziksel olarak da belirgin etkiler oluşur; iddialaşmanın etkisi ile yüzleri kıpkırmızı kesilir, boyun damarları şişer, tartışmanın ve bağırmanın etkisiyle son derece çirkin bir görünüme bürünürler. Oturdukları yerde sakinliklerini koruyamaz, taşkın el kol hareketleri ile karşı tarafı sindirmeye çalışırlar. Muhakkak birbirlerinin sözünü keserler, daha doğrusu her iki taraf da aynı anda konuşur ve birbirlerini kesinlikle dinlemeye yanaşmazlar. Eğer taraflardan biri sakin davranacak olursa, diğer taraf onu kışkırtmak ve tartışma havasına sokabilmek için elinden geleni yapar. Karşılarındaki kişiye haklı olduklarını kabul ettiremedikleri sürece de bir türlü rahatlayamaz ve bu gergin havadan kurtulamazlar. Müminlerde ise böyle bir anlayışın hiçbir belirtisi görülmez. Her bilenden daha iyi bir bilen olduğunu daha en başından kabul eder ve hiçbir zaman sabit fikirli bir yapı göstermezler. Her duydukları bilgiyi akıllarının ve vicdanlarının süzgecinden geçirir ve böylece en isabetli sonuçları elde ederler. Bu güzel ahlaklı kişiler, bilgileri olmayan bir konuda ise asla fikir yürütmez, aslı olmayan görüşlere kesin olarak değer vermezler. Böyle bir bakış açısı da tartışma ruhunu tamamen ortadan kaldırır ve çözümcülüğü getirir. Eğer konuyla ilgili bilgileri yoksa, fikir yürütmek ya da tartışmak yerine, konu hakkında araştırma yapıp sağlıklı bilgi edinme yoluna giderler. Müminlere Kuran'da tavsiye edilen de budur: …Ve her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır. (Yusuf Suresi, 76) …De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Şüphesiz, temiz akıl sahipleri öğüt alıp-düşünürler." (Zümer Suresi, 9) İkiyüzlülük ve yapmacıklık Cahiliye toplumunun en çok yakındığı konuların başında insanların ikiyüzlü ve samimiyetsiz olmaları gelir. Buna rağmen insanların ikiyüzlülüğünden yakınırlar. Bu durum, kendi elleriyle oluşturdukları ahlakın nasıl kendilerine geri dönen acımasız bir sisteme dönüştüğünün en açık belirtilerindendir. İkiyüzlülük kişinin, biri dışarıya karşı gösterdiği, biri de içinde sakladığı olmak üzere iki ayrı karakter sergilemesidir. Dışarıya karşı gösterilen her zaman kişinin sahte yönlerini, içte gizlenen ise gerçek düşüncelerini yansıtan karakteridir. Bu konunun asıl ilginç yanı da, cahiliye toplumuna dahil olan herkesin bu gerçeği biliyor ve kabulleniyor olmasıdır. Allah önemli bir ikiyüzlülük örneği olan münafıkları Kuran'da şöyle haber vermektedir: Onlar, kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylüyorlar... (Fetih Suresi, 11) Cahiliyenin "arkadan konuşma" olarak adlandırdığı ortamlar, bu karakterin en belirgin şekilde yaşandığı anlardır. Kişi, bir olay ya da bir kişi hakkındaki gerçek bakış açısını, en açık şekliyle bir başkası ile yaptığı dedikodular esnasında ortaya koyar. Ama bu da tam olarak gerçek karakteri değildir, çünkü o sırada birlikte olduğu kişi hakkındaki gerçek fikirlerini de ondan saklıyordur. Ve bir başkasının yanında da o kişi hakkındaki samimi fikirlerini açıklayacaktır. Aynı şekilde kişinin gerçek karakterini ortaya koyduğu ortamlardan bir diğeri de menfaatleriyle çatışıldığı anlardır. Örneğin bir kişi çok istediği bir şeyi yapmayınca veya bir kişi ile fikir ayrılığı yaşarken gerçek düşüncelerini saklayamaz. İkiyüzlü karakterin bir başka özelliği ise kişinin asıl yüzünü ve gerçek düşüncelerini saklayabilmek için karşısındaki insanları hep aldatması ve hiçbir zaman dürüst davranmamasıdır. Bunun için kendisine geliştirdiği silah ise yapmacıklıktır. Samimiyeti yaşamak ve gerçek halini göstermek yerine, samimiyetin taklidini yapmaya çalışır. Bunu da beceremediği için ortaya tamamen yapmacık tavırlar çıkar. Herkesin samimiyetsiz, ikiyüzlü ve yapmacık davrandığı ortamlarda gerçek dostluğun, sevginin ve saygının sözünün dahi edilemeyeceği ise açıktır. Bunu gördükleri ve rahatsızlığını fark ettikleri halde cahiliyenin halen bu sistemi körükleyip sürdürmesi ise, ilkel mantık örgülerinden kaynaklanmaktadır. İnsanın yaşamı boyunca bıkıp usanmadan inanmadığı ve yaşamadığı şeylerin taklidini yaparak, iki karakteri bir arada sürdürmeye çalışması gerçekten de çok zor ve külfetli bir iştir. Dürüst olmanın, içte ve dışta tek ve sabit bir karakter yaşamanın ise büyük bir rahatlığı ve güzelliği vardır. Bu yapıdaki bir insan emin ve güvenilirdir; dürüst ve samimi olduğu için herkes tarafından sevilir ve saygı görür. Dürüstlük ve samimiyet, İslam ahlakının insana sunduğu bir rahatlıktır. Kuran'ın hükümlerine uyan insanın üzerine kendisini sıkacak, sürekli rol yapmasına sebep olacak hiçbir yük binmez. Aksine Kuran, cahiliyenin batıl inançlarını ortadan kaldırır ve inananlara kolaylık sunar. Cahiliye ahlakının getirdiği karanlık ortamlar yerine samimi ve sıcak bir ortam hazırlar. Alaycılık Alaycılık cahiliye sisteminde bir tavır bozukluğu olarak değil de, daha çok bir neşelenme ya da eğlence şekli olarak algılanır ve bu nedenle de uygulanmasında çoğu zaman bir sakınca görülmez. Bu toplumun bireyleri, başkalarını küçük düşürerek kendilerini yücelttiklerine inanırlar. Alaycılık, sadece sözle değil bazı durumlarda üstü kapalı tavırlarla da uygulanır. Özellikle bakışlar, mimikler, gülüşler ve dolaylı yoldan yapılan "imalı dokundurmalar" cahiliye sisteminde uygulanan alaycılığın "incelikleri" olarak kabul edilir. Bu "inceliklerin" nesilden nesile, toplumlardan toplumlara nasıl aktarıldığı ve bu dili herkesin nasıl bildiği ise cahiliye sisteminin en karanlık yönlerinden birisidir. Bu konunun inceliklerini ve sırlarını anlatan ne bir kitap vardır, ne de bunları öğreten bir okul. Ama herkes bu konuda yapılan en ufak bir tavrın dahi ne anlama geldiğini bilir. Alaycılık, açıkça konuşulmayan ama herkes tarafından bilinen ve uygulanan gizli bir dil gibidir. Cahiliye sisteminde nelerin alay konusu edildiğine gelince, öncelikle bu konuda hiçbir sınırlama olmadığını belirtmek gerekir. Aksan bozuklukları, sakatlıklar ya da fiziksel kusurlar gibi insani eksikliklerin yanısıra, dil sürçmesi, hapşırmak ya da hıçkırmak gibi hayatın herhangi bir parçası da alay konusu yapılabilir. Birinin ayağının takılıp düşmesi kahkahalarla gülünecek bir olaydır bu topluma göre. Böyle bir tavrı herkes makul karşılar. Bu şartlarda dili sürçen veya bir yere takılıp düşen kişi de küçük düştüğünü ve alay konusu olduğunu fark ederek bunun altında kalmamaya çalışır. Örneğin canı şiddetle acısa dahi, daha fazla alaya maruz kalmamak için bunu gizler ve bir şey olmadığını söyler. Hatta kendisiyle alay etmelerini önemsemediğini ifade etmek amacıyla çevresindekilerin gülmelerine kendisi de katılır. Ancak elbette ki sergiledikleri bu cahilce tavırlar, üzerlerinde büyük bir sıkıntı yaratır. Söz gelimi kekeme olan bir insan en yakınım dediği arkadaşlarının yanında bile rahat edemez. Hatta alay edilmesinden korktuğu için çoğu zaman konuşmayıp susmayı tercih eder. Herkes birbirinin yanında son derece temkinlidir. Bu sistemde yaşanan alaycılık kültürü, belirli bir kesime mahsus da değildir. Sosyetede, gecekondularda, iş ortamında, okullarda yani kısacası cahiliye ahlakının hakim olduğu her kesimde uygulanır. Kültüre ya da modernlik anlayışına göre değişkenlik göstermez. Sonuç olarak ortaya çıkan manzara ise, aşırı dikkat ve efor harcanması gereken, sıkıntı verici bir ortamdır. Oysa Kuran ahlakının yaşandığı ortamlarda böyle bir zorluk yoktur. Kimse kimseyle alay etmez ve kusur arama gözüyle bakmaz. Acizliklerin tüm insanlara ait vasıflar olduğu bilinir, bunlardan dolayı kimse küçük görülmez. Aksine bunlar istem dışı gelişen ve insanın eksikliklerini ifade eden yönler olduğu için şefkat ve merhamet gözüyle bakılır. Allah Kuran'da müminlere bu ahlakı emretmiştir: Ey iman edenler, bir kavim (bir başka) kavimle alay etmesin, belki kendilerinden daha hayırlıdırlar; kadınlar da kadınlarla (alay etmesin), belki kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kendi nefislerinizi (kendi kendinizi) yadırgayıp-küçük düşürmeyin ve birbirinizi 'olmadık-kötü lakablarla' çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir. Kim tevbe etmezse, işte onlar, zalim olanların ta kendileridir. (Hucurat Suresi, 11) Bununla birlikte en önemlisi, bu alaycı ruh insanları Allah'ı, hak dini ve ahireti de kavrayamayacak bir konuma getirir. Hayata bakış açısı alaycı ve "dalgacı" olan kişi, ölüm ve ahiret gibi ciddi konulara dahi alayla yaklaşabilir. Ayette cahiliye toplumu insanlarına bu konu hatırlatıldığında nasıl alaycı bir üslupla karşılık verdikleri şöyle anlatılır: ..." Bizi kim (hayata) geri çevirebilir" diyecekler. De ki: "Sizi ilk defa yaratan." Bu durumda sana başlarını alaylıca sallayacaklar ve diyecekler ki: "Ne zamanmış o?" De ki: "Umulur ki pek yakında." (İsra Suresi, 51) Ancak alay eden kişinin unutmaması gereken önemli bir konu vardır: Bu tavırları kendisine dünyada yaşanması güç ve sıkıntılı bir ortam oluşturduğu gibi, sonsuza dek sürecek ahiret hayatında da kendisini telafisi imkansız bir hüsranla karşılaştıracaktır: Sonra kötülük yapanların uğradıkları son, Allah'ın ayetlerini yalanlamaları ve alay konusu edinmeleri dolayısıyla çok kötü oldu. (Rum Suresi, 10) Duygusallık ve romantizm Duygusallık ve romantizm, cahiliye toplumunda insanlığın bir gereği ve hayatın bir gerçeği olarak değerlendirilir. Duygusal olmamak, toplumda kötü bir özellik olarak kabul edilir ve yadırganır. Romantizmin ise kendine has bir büyüsü ve güzelliği olduğu imajı verilmeye çalışılır. Oysa ki duygusallık "aklın aşırı derecede kapanması ve insanın içgüdülerine teslim olup, onların yönlendirmesiyle hareket etmesi" demektir. Böyle bir insan sağlıklı muhakemeler yapamaz, isabetli kararlar alamaz. Bir aşama sonrasında duygularının kendisini nasıl yönlendireceğini kendisi de bilmez. Hep iş işten geçtikten sonra olup bitenleri kavrayıp, ne kadar yanlış kararlar aldığını görür. Fevri ve düşüncesizce çıkışları olur. Örneğin romantizm ile, kişi bir anda bir karamsarlık, ağlama ya da kıskançlık krizine kapılabilir ya da bir anda alınganlaşıp sebepsiz yere çevresine küsebilir. Dostluklarında ölçü olarak romantizmi arayan insanların canlarını en çok yakan şey ise yine bu tavırdır. Karşılarındaki insanın ne zaman ne yapacağını bir türlü kestiremez, bağlantı kurabilmek için iyi bir anını kollarlar. Hayatları bu insanların duygusal beklentilerini tatmin etmekle geçer. Bir yandan kendileri de çevrelerinden aynı tavrı görmek isterler. Bunu da "acı ama diğer yandan da zevkli" şeklinde ifade ederler. Çünkü cahiliye toplumu insanları, her ne kadar sıkıntısını yaşasalar da, romantizmin getirdiği ağlamanın, karamsarlığın ya da kıskançlığın kendine göre bir zevki olduğunu düşünürler. "Bunlar da olmasa hayat çok yavan olurdu" gibi ilkel yaklaşımlarla akılsızlıklarını örtmeye, bu tavırlarını normal göstermeye çalışırlar. Bu duygusal ruh hali, insanda kaçınılmaz olarak bir dengesizlik yaratır. Sürekli melankolik bir hava içinde olduklarından, hiçbir şey kendilerine gerçek anlamda zevk vermez. Herkesin eğlendiği, neşelendiği bir ortamda, bu insanların kederlenecek ve duygusallaşacak bir konuları mutlaka vardır. Hatta üzüldükleri konuyu kafalarında hayali senaryolarla genişleterek, daha da duygulanacak şekle sokmaya çalışırlar. Bu nedenle de dışarıya karşı gülmeye çalışsalar bile için için huzursuzluğun acısını çekerler. Rahat ve huzur içinde yaşamak varken, sıkıntı ve azap içinde yaşamayı makul görürler. Romantik bir dünya içerisinde yaşadıkları için karşılaştıkları olayların etkisinden kolay kolay kurtulamazlar. Örneğin başlarından geçen kötü bir olayın etkisini hemen üzerlerinden atıp, akılcı bir değerlendirmeyle telafi yoluna gitmek varken, bunu bir fırsat bilir ve senelerce bu olayı duygusallaşmak için bir sebep olarak kullanırlar. Oysa insanların hayattan zevk almalarını, başarılı olmalarını, vicdani huzur içinde yaşamalarını sağlayan tek yöntem akılcılıktır. Bu anlayışı ise sadece Kuran ahlakı kazandırır. Kuran hükümleri ölçü alındığında, aklı tamamen örten duygusallık, yerini çözümcülüğe ve olumlu bir bakış açısına bırakır. Ağlama ruhu Duygusal ve romantik bir dünya görüşünün getirdiği sıkıntılardan biri de, insanın her an hissettiği sebepsiz ağlama eğilimidir. Cahiliye insanlarında, özellikle de kadınlarında böyle bir eğilimi oluşturan neden, içlerinde ağlamanın gerekliliğine karşı duydukları batıl bir inançtır. Ağlamanın gülmek, acıkmak ya da uyumak gibi insani ve doğal bir ihtiyaç olduğuna inanırlar. Üzüntülerini ve sıkıntılarını içlerine atarlarsa, meydana gelen gerilimin çeşitli hastalıklara neden olacağını, ama eğer ağlarlarsa, sinirlerinin gevşemesiyle birlikte rahatlayacaklarını sanırlar. Bunun yanında dünyaya sürekli olarak olumsuz ve ümitsiz bir bakış açısıyla yaklaşıyor olmaları da onlara ağlamayı gerekli gösteren sebeplerden biridir. Her zaman her konuda ağlanacak ve sızlanacak bir yön bulurlar. Bundan kurtulmak için, olumsuzlukları ortadan kaldırma ya da sorunları çözme yoluna gitmezler. Aksine ağlamaya karşı duydukları derin ilgi ve istekten dolayı, çeşitli yöntemlerle bunu daha da körüklemeyi tercih ederler. Bu inanç, toplumun her kesimi tarafından kabul görmekle birlikte, verilen telkinler sebebiyle kadınlarda daha yoğun olarak göze çarpar. Erkeklere doğdukları andan itibaren "erkekler ağlamaz" mantığı aşılanırken, kadınlara da ağlamanın acıma ve şefkat oluşturacağı yönünde telkinler yapılır. Cahiliye inançlarına göre kadın, erkeğe göre bedenen daha narin bir yapıya sahip olduğuna göre, ruhen de aynı özellikleri, aynı zayıflığı göstermelidir. Kadınların daha zayıf bir kişilik, olaylardan daha çabuk ve daha çok etkilenen daha hassas bir yapı sergilemesi oldukça olağan karşılanır. Kadın da kendisi için seçilen bu modeli sorgusuz sualsiz kabullenip yaşamaya başlar. Bu ağlama tavrı, bir acizlik ve iradesizlik olarak algılanmaz. Kimse bu tavrı benimseyen diğer insanları kınamaz ve yadırgamaz. Aksine, günlük hayatın her alanında bu ahlaka özendirecek ve bunu güzel gösterecek malzemelerle sunulur. Filmlerin, TV programlarının, dergilerin genelde işlediği ana tema budur. Her birinde toplumda büyük ilgi ve beğeni uyandıran "acıklı", dramatik sahneler ve acılarını, mutluluklarını, sevgilerini dile getirerek ağlayan insanlar yer alır. Duygusal insanlar, kendi ruhlarını yansıttığı için bir anlamda "kendilerini buldukları" bu melankolik ortamdan çok hoşlanır ve tüm yaşamlarını bu telkinleri alarak geçirirler. Artık ağlamak o kadar hayatlarına yerleşmiştir ki, kendilerini yakından ilgilendirmeyen olaylar dahi ağlamaları için bir sebeptir. "Acıklı" bir ses tonu ile anlatılan bir haberi dinlerken de, dramatik bir film izlerken de ağlamakta sakınca görmezler. Hatta neşe ve mutluluk verici olaylar karşısında bile ağlamaya başlarlar. Söz gelimi hediye alan, okuldan mezun olan, evlenen, çocuk sahibi olan, çocuklarının başarılarını duyan her duygusal insan niye yaptığını bir kez olsun dahi sorgulamadan ağlar. Bu mantığı alarak yetişen insanlar, bir süre sonra ağlamanın, aynı zamanda gerektiğinde kullanılabilecek önemli ve güçlü bir silah olduğunu da fark ederler. Gerçekten de cahiliye sisteminde ağlamak, normal şartlarda elde edilemeyen bazı şeylerin samimiyetsiz yollarla elde edilmesi için uygulanan en etkili yöntemlerden biridir. Çünkü ağlama, cahiliye toplumunda acıma hissi uyandıran önemli bir malzemedir. Normal şartlarda müsamaha göstermeyecekleri pek çok şeyi, ağlayan birini gördüklerinde acıma duyguları devreye girdiği için kabul ederler. Ağlayan bir çocuk belli menfaatler karşılığında bu eylemini durdurduğu için, hayatının ileriki dönemlerinde de ağlamayı bir silah olarak kullanmaktadır. Yalan söylediğinde kendisini haklı göstermek için, suçlu olduğunda bunu örtbas edip masum izlenimi vermek için, çevresinde acıma hissi uyandırıp destek sağlamak için, samimiyetsiz davrandığı bir konuda samimiyetine inandırmak ya da sırf dikkat çekip ilgi odağı olmak için artık hep bu yönteme başvurur. Oysa Allah bu tavrı beğenmemektedir. Allah'a inanıp güvenen bir kişi böyle zayıf bir karakter göstermez ve bu eylemden dolayı bir menfaat beklentisi içinde olmaz. Kuran'da bildirildiği üzere ağlama, insanlara bir nimet olarak değil bir bela olarak verilmiştir. Allah bunun bir ceza olduğunu, "öyleyse kazandıklarının cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar" ayetiyle bildirmiştir. (Tevbe Suresi, 82) Cehennem halkının dünyada kazandıklarına karşılık olmak üzere artık isteseler de neşeye, rahatlığa ve huzura kavuşamayacakları Kuran'da bildirilmiştir. Buna rağmen insanların bile bile kendi iradeleriyle Cehennem ahlakını yaşatmaya çalışmaları ise, cahilce bir tavırdan başka bir şey değildir. Mutsuz ve bedbaht bir ruh halinin ancak Cehennem halkının bir vasfı olduğu Kuran'ın birçok ayetinde belirtilmiştir. Allah'tan 'İçi titreyerek korkan' öğüt alır-düşünür. 'Mutsuz-bedbaht' olan ondan kaçınır. (A'la Suresi, 10-11) Artık sizi, 'alevleri kabardıkça kabaran' bir ateşle uyardım. Ona, ancak en bedbaht olandan başkası yollanmaz. (Leyl Suresi, 14-15) (Kıyametin) Geleceği günde, O'nun izni olmaksızın, hiç kimse söz söyleyemez. Artık onlardan kimi 'bedbaht ve mutsuz', (kimi de) mutlu ve bahtiyardır. (Hud Suresi, 105) İşte cahiliye insanı da Kuran'dan uzak olmalarının karşılığını daha bu dünyadayken görmeye başlar. Alınganlık Cahiliyenin, olağan karşıladığı duygusallığın dışa vurumlarından biri de alınganlıktır. Adından da anlaşıldığı gibi duygusal bir insanı yönlendiren etkenler duygularıdır. Duyguların ön planda olduğu bir kimsede ise akıl geri planda kalır. Bu nedenle de kişi olayları açık bir şuur ve sağlam bir mantık örgüsüyle değerlendiremez. İşte alınganlığın çıkış noktası da budur; olayların çarpık bir mantıkla değerlendirilmesi... Bu ruh halindeki bir insan çevresinde olup biten tüm olayların hep kendi merkezli geliştiğini sanır. Herkesin her an kendisinden bahsettiğini, ya da kendisine bir şeyler ima etmek istediğini düşünür. Bu nedenle etrafında gelişen tüm olaylardan kendisine pay çıkarır ve alınır. Cahiliyenin neredeyse tümüne hakim olan bu tavır bazı kişilerde saplantı haline dönüşmüştür. Özellikle yaş ilerledikçe kişilerdeki alınganlık da artar. Yaşlılar yanlarında yapılan ilgili ilgisiz her konuşmayı ve her tavrı kendi üzerlerine alınırlar. Büyük bir ihtimamla üzerlerine düşüldüğü ve çok iyi bakıldıkları halde kimsenin, öz çocuklarının dahi kendilerini sevmediğini, evden göndermek istediklerini, yediklerinin içtiklerinin, herşeylerinin külfet olduğunu ve karşı tarafın da sürekli bunu ima etmeye çalıştığını düşünürler. Aslında bu ahlak cahiliyenin yaşadığı güvensiz ortamın bir sonucudur. Kişinin yaşadığı ortam alınganlığa sebebiyet veren çok fazla bozuk tavırla doludur. Söz gelimi kişi alınır ama karşı tarafın merhametsiz, memnuniyetsiz, ikiyüzlü ya da kindar olduğunu açıkça görüyordur. Bu durumda da birçok tavrın aslında kasten yapıldığını düşünüyordur. Fakat bu, alınganlığın haklılığını ya da geçerliliğini ortaya koymaz ancak cahiliye sisteminin kökteki bozukluğunu göstermesi bakımından oldukça önemlidir. Örneğin çocuklarının yanında kalan yaşlı bir insan bahsi geçen konularda alınganlık yapar ama düşündükleri aslında büyük ölçüde de doğrudur. Gerçekten de istenmiyordur ve pek de sevilmiyordur; ancak karşı taraf bu düşüncelerini örtbas ederek belli etmemeye çalışır. Cahiliye insanları, doğdukları andan itibaren kendilerine sunulan bu duygusal ve alıngan karakteri, yaşamlarının sonuna kadar üzerlerinden atamazlar. Ancak zararını da fazlasıyla tadarlar. Herkesin dostane bir tavır içerisinde olduğu ortamlarda dahi alıngan kişiler gerçek neşeyi ve huzuru yaşayamazlar. Herkes eğlenirken, bir köşede durgun ve küskün oturan, hayatları boyunca yalnız olan hep kendileri olurlar. Görüldüğü gibi, cahiliye ahlakının her yönü birbirinden daha korkunç ortamlar oluşturur. Kuran ahlakında ise insanların içinde yaşadığı ahlak neyse, dışındaki tavır da onun aynası gibidir. Beğenmediği, yanlış olduğuna inandığı ve söylemek istediği bir şey olduğunda mümin bunu bakışlarıyla, tavırlarıyla ya da imalı sözleriyle değil, doğrudan doğruya konuşmalarıyla açıkça ifade eder. Aynı şekilde içerisinde bulunduğu ortam da bu ruhu yaşayan insanlardan oluştuğu için, kimse alınganlık yapmaz. Allah Kuran'da insanlara "iyiliğin emredilip kötülükten men edilmesini" güzel ahlakın bir gerekliliği olarak bildirmiş ve böylece de alınganlığın oluşabileceği durumları tamamen ortadan kaldırmıştır. Yalancılık Cahiliye toplumlarında sıkça karşılaşılan ahlak bozukluklarından biri de yalancılıktır. Dürüst ve samimi bir insanın yalan söylemesi için hiçbir gerekçe yoktur. Ancak hayatını samimiyetsiz bir sistemin getirdiği kurallar üzerine kuran kişinin, bu çarpık sistem içerisinde başarılı olabilmesi için yine çarpık bir yönteme, yani yalana başvurması gerekir. Yalan ise ucu bucağı olmayan ve sınır tanımayan bir ahlak bozukluğudur. Bir kez bu yolun geçerliliğine inanan kişi, bunu bir yaşam biçimi haline dönüştürür ve artık hem dili, hem de mantığı bu yönteme alışır. Her sıkıştığı noktada yalana başvurur. Bu, hayati anlamda bir zarar oluşturmadığı sürece cahiliye insanları tarafından da yadırganmayan bir yöntemdir. Belirli bir noktaya kadar, hepsi zaman zaman en samimi dostuna bile yalan söylemenin hiçbir sakıncası olmadığını savunur. Ama eğer yalan birinin maddi ya da manevi anlamda zarar görmesine neden olursa ya da daha da önemlisi çıkarlarına dokunacak olursa, bu durumda yalanın aslında pek de iyi bir şey olmadığı konusunda fikir yürütmeye başlarlar. Sonuçta yalan, cahiliye toplumunda insanların hem kendi uyguladıkları hem de rahatsızlığını duydukları bir davranış bozukluğudur. Ama dünyadaki zararından çok ahirette kişiye vereceği zarar önemlidir. Allah "… yalan söz söylemekten de kaçının" ayeti ile insanları yalan söylemekten men etmiştir. (Hac Suresi, 30) Ayrıca "Yalanı, yalnızca Allah'ın ayetlerine inanmayanlar uydurur…" ayeti ile de yalan söyleyen insanların nasıl bir inancı olduğunu da haber vermiştir. (Nahl Suresi, 105) Nitekim, Allah'a kesin bilgiyle iman eden, Kuran ahlakını uygulayan kişilerden meydana gelen bir toplumda yalan söylemenin gerekçesi oluşmaz. Örneğin cahiliye ahlakında, kişi hata yaptığında bunun bilinmesini istemez ve örtbas etmek için yalan söyler. Veya gerçek dost olmadığı insanlara kendisini dost gibi göstermek için yalan söyler, menfaat ve çıkar elde etmek için insanları aldatmak amacıyla yalan söyler. Mümin ise hata yaptığında bunu gizlemek yerine o hatadan vazgeçme ya da oluşturduğu tahribatı telafi etme yoluna gider. Gerçekten dost olmadığı, fikirlerini, yaşantılarını benimsemediği insanlarla samimi dostluklar kurmaz, sadece Allah'ın razı olacağı insanlarla beraber olur. Bu nedenle de yalan söyleme mecburiyeti doğmaz. İnsanlara menfaat ve çıkar beklentisi için yaklaşmaz, dolayısıyla yine yalana gerek duymaz. Görünenin ve bilinenin dışında gizli bir yönü ya da gizli bir hayatı yoktur; bu sebeple bu konuda da yalan söyleyecek bir şeyi olmaz. Bu ahlak sayesinde de mümin hayatı boyunca kendi gerçek karakterini yaşamanın rahatlığını tadar. Basitlik Cahiliye kültüründe yaşanan basitlik, toplumun sadece belirli bir kesimine has bir anlayış değil aksine çok sık rastlanan bir tavır bozukluğudur. Fakat çoğu insan bu durumu üzerine alınmaz ve basitliği sadece, düşük kültürlü, görgüsüz ve cahil insanlara mal etmeye çalışır. Oysa ki bu tavır her kültürde farklı örneklerle yaşanmakla beraber, temelde aynı mantığın birer ürünüdür; zekası, kültürü ve tahsili her ne olursa olsun her insanda görülen bir tavırdır. Basitlik aslında cahiliye ahlakı olarak tanımladığımız tüm tavırları kapsayan bir yaşam şeklidir. Basitliği bir kez kabul eden bir insan, yeri geldiğinde cahiliye ahlakının her türlü ilkelliğini yaşayabilecek bir eğilim gösterir. Örneğin menfaatleri ve çıkarları doğrultusunda zaman zaman yalan söyleyebilir, tamahkar bir tavır gösterebilir, kıskanç, sinirli ya da bencil bir yapı sergileyebilir. Burada basitliğe asıl temel oluşturan ölçü, kişinin dünya hırsı ve çıkarları doğrultusunda asil ve güzel bir ahlaktan kolaylıkla ödün verebiliyor ve cahiliye tavırlarını tereddütsüz kabul ediyor olmasıdır. Bu bakış açısıyla basitliğin ilk çıkış noktasına döndüğümüzde bunun, tüm diğer tavırlar gibi çocukluk yıllarına dayandığını görürüz. Ailesinden "hocana hediye götür, aranı iyi tut", "yemek sıranı kimseye kaptırma, hemen en öne geç", "başka çocuklara sakın yiyeceğinden verme", "olur olmaz herkese yardım etme, enayi konumuna düşersin", "paranı aç olan olsa bile kimseye ödünç verme, herkesin ailesi var, onlar versin", "babana bile güvenme" gibi telkinleri alarak yetişen insanlar, hayatın böylesine basit bir mantık üzerine kurulduğuna inanmaya başlarlar. Bundan sonraki tüm hayatları, temelini aldıkları bu ruhun gelişmiş örnekleriyle doludur. Örneğin iş hayatına atıldıklarında, alt kademelerde çalışanlara diklenen, emirler yağdıran şirket müdürleri, şirketin sahibi geldiğinde bir anda ezik, şahsiyetsiz ve gariban bir havaya bürünürler. O şahsiyetli insan gitmiş, yerine patronun gözüne girebilmek için olmadık "yağcılıklar" yapan bir insan gelmiştir. Böyle insanlar, azarlanmayı, aşağılanmayı, küçük düşürülmeyi göze alırlar ve bundan hiçbir şekilde "gocunmazlar". Oysa ki söz konusu kişilerin çoğu üniversite mezunu, kültürlü insanlardan oluşmaktadır. Ama onlar da yükselebilmek için bunları yapmak zorunda olduklarına, bunların hayatın birer gerçeği olduğuna inanırlar. Bunun basitlik olduğunu bilir ama soranlara da "bu zamanda işler böyle yürüyor" diye cevap verirler. "Günün birinde zorda kalırsak ya da torpil yaptırmamız gerekirse bize yardım edecek, arkamızı dayayacağımız biri olsun" düşüncesiyle bu insanlara senelerce "yağcılık" yaparlar. Bununla birlikte burada asıl saygı gösterdikleri, patronlarının şahsı ya da kişiliği değil, parası, makamı ve itibarıdır. Aynı ahlakı ev hayatlarına da taşırlar. Söz gelimi istemedikleri bir dostları misafirliğe gelmek istediğinde, telefonda alelacele bir yalan uydurur ve gelmemeleri için evde olmayacaklarını söylerler. Kimi zaman da kapıları çaldığında evde yok havası vermek için, ses çıkarmadan misafirin gitmesini beklerler. Misafir ağırlamayı bir külfet olarak görür ve misafir daha gelmeden "durduk yere iş çıktı başımıza" gibi bir mantıkla konuşmalar yaparlar. Tüm bunlara rağmen bir misafir ağırlıyorlarsa da, mümkün olduğunca ucuza mal etmeye çalışır ve ara ara "ne zaman gidecekler" diye arka odalarda söylenirler. Gider gitmez de arkalarından onları "çekiştirmeye" başlarlar. Yüzlerine karşı farklı, arkalarından farklı bir tavır göstermenin basitlik olduğunu çok iyi bilir ama buna rağmen bunu uygulamaktan hiç çekinmezler. Bu ahlak hayatın her aşamasında kendini gösterir. Örneğin otobüste daha iyi bir yer kapabilmek için, küçük büyük demeden herkesi iterek otobüse hücum etmekte hiçbir sakınca görmezler. Ya da kendileri çok sağlıklı ve genç oldukları halde, yaşlı ya da hasta birinin ayakta kalmasını umursamadan "pişkin" bir tavırla oturmaya devam ederler. Yine aynı şekilde bedava yiyecek dağıtan bir yer gördüklerinde, ihtiyaç içinde olmadıkları, isteseler evlerinde çok daha iyisini bulabilecekleri halde bu basitlik isteğine yenilir ve açgözlülükle oraya hücum ederek "tıka basa" yerler. Gittikleri alış veriş merkezlerinde eşantiyon olarak dağıtılan malzemelerden bol bol alabilmek için defalarca sıraya girer, çocuklarını da ayrıca sıraya sokarak bu imkandan maksimum istifade etmeye çalışırlar. Başkalarının bu çıkarcılıklarına şahit olmalarını da umursamazlar. Çünkü bu, kendi ilkel mantıkları için dünya hayatını daha iyi yaşamanın bir yoludur. Aksine kendilerini "uyanık", basitliğe tenezzül etmeyen insanları "enayi" olarak nitelendirirler. Oysa ki, "uyanıklık" diye ifade ettikleri şey, çıkarcılık ve bencillikten başka bir şey değildir. Yine aynı şekilde "enayi" tanımlamasını yaptıkları kişiler de bu ahlaka tenezzül etmeyen onurlu insanlardır. Kuran'ın sunduğu ahlak modelini yaşayan insan ise en üstün ve en asil tavrı ortaya koyar. Bu ahlakı üzerine alan bir insan ruhunda küçüklüğe hiçbir zaman izin vermez. Şartlar ne olursa olsun, dünya hayatının çıkarları için ahlakından ödün vermeye asla tenezzül etmez. Özenti ruhu Cahiliye toplumunun her kesiminde hakim olan bir özellik de "özenti ruhu"dur. Cahiliye insanlarının kendi üzerlerine kondurmayıp başkalarına atfederek, kimi zaman kınayarak kimi zaman da küçümseyerek bahsettikleri bu özelliği yaşamayan kişi oldukça azdır. İdeal modelin ne olduğunu ise, her konuda olduğu gibi kendileri değil, cahiliye toplumu belirler. Toplumda "kaliteli" olabilmek için sahip olunması gereken özellikler herkes tarafından bilinmektedir; iyi bir tahsil yapmış olmak, yabancı dil bilmek, sık sık yabancı ülkelere seyahat etmek, kaliteli eğlence yerlerine gitmek, marka kıyafetler giymek, son model arabalara sahip olmak, sınırsızca para harcamak ve tüm bunları sık sık dile getirmek… İşte cahiliye toplumunun özendiği model budur. (Bu arada belirtmek gerekir ki iyi bir tahsil görmek, yabancı dil bilmek tabii ki güzel özelliklerdir ama bu insanların hatası bu özelliklerini "hava atma" unsuru olarak kullanmalarıdır.) Ancak çoğu insan için bu standartlarda bir yaşam sürdürmek mümkün olmaz. İşte "özenti ruhu" da bu noktada ortaya çıkar. Bu hayatı elde edemeyen kimi insanlar, hiç olmazsa bunun taklidini yaparak bu anlayışa sahip insanlar arasında itibar elde etmek isterler. Özenti ruhunun günlük hayattaki yansımalarına baktığımızda, çok geniş bir çeşitlilikle karşılaşırız. Söz gelimi en az bir, mümkünse birkaç yabancı dil bilmek, cahiliyenin "kalite" anlayışında ilk sıralarda yer alır. Ancak bunu ifade etmedeki profesyonellik de, en az yabancı dil bilmek kadar önemlidir. Konuşurken ara ara yabancı kelimeler kullanmak, özellikle de Türkçe yerine yabancı dilde konuşmaya daha aşina olunduğu havasını vermek için Türkçe'yi hatırlayamıyormuş gibi yapmak ya da yabancı kelimeleri abartılı bir aksanla kullanmak cahiliye toplumunda "havalı" sayılan bir tavırdır. Çünkü bu, karşı tarafta bir anda pek çok imaj birden uyandırır. Öncelikle bu kişi muhtemelen yabancı dilde eğitim veren özel ve pahalı bir kolejde okumuştur. Dolayısıyla zengin bir aileden gelmektedir. Kelimenin Türkçesi'ni hatırlayamadığı halde, yabancı dildeki karşılığını hemen bulması ise, onun yabancı dile daha alışkın olduğunu göstermektedir. Öyleyse büyük olasılıkla ya tahsilini yurt dışında tamamlamış, ya uzun seneler yabancı ülkelerde yaşamış, ya da sık sık yurt dışı seyahatlerine çıkmıştır. Oysa ki çoğu zaman, çevrelerine kendilerini bu imajla tanıtmaya çalışan insanlardan bazılarının doğru düzgün tek bir yabancı dil bile bilmediklerini, zengin bir aileye mensup olmadıklarını ve hayatlarında bir kez olsun yurt dışına çıkmadıklarını görürüz. Özenti ruhu sadece yabancı kelimeler kullanmakla ortaya çıkmaz elbette. Bu kimseler, geçirdikleri bir kazayı bile hava atma vesilesi olarak kullanmaya çalışırlar. Örneğin yolda yürürken bileklerini incitirler ama çevrelerine "hava atabilmek" amacıyla, kayak yaparken ayaklarını kırdıklarını söylerler. Bu onlar için gerçekten de bulunmaz bir fırsattır. Öyle ki bazen alçıya alınması zaruri olmadığı halde, sırf görenlerin "bacağına ne oldu?" sorusunu sormaları ve böylece kendilerince sükse yapacakları bir cevap verebilmek için bu yönteme başvuranlar olabilir. Bunun dışında alçılı bir kol ya da bacak, üzerine atılan imzalar ve yazılan kısa mesajlar nedeniyle de son derece önemlidir. Mesajların sayısı artıkça etrafa ne kadar "popüler" bir insan olduklarını kanıtladıklarını düşünürler. Çoğu zaman bronzlaşmalarının altında da yine bu özenti ruhu yatar. Tatilden döndüklerinde herkesin "nerede yandın böyle?" diye sorması, kendince hava atmak için ideal bir imkan oluşturur. Sadece birkaç tanesini ele aldığımız bu özellikler bile, cahiliye toplumunda yaygın olan özenti ruhu hakkında fikir sahibi olmamızı sağlamaktadır. Elbette bu örneklerde sergilenen tavırların tek başına bir anlamı yoktur. Kelimeleri aksanlı söylemenin, yabancı terimler kullanmanın hiç kimseye bir zarar getirmeyeceği açıktır. Ancak bu noktada önemli olan, insanların içlerinde taşıdıkları, dünyaya yönelik "özenti"dir. Dünyada geçici süre bulunduğunu, ölümün yakın olduğunu düşünen aklı başında, şuuru açık bir insan, bunların hiçbirinin ahirette bir üstünlük veya fayda sağlamayacağını anlar. İşte cahiliye toplumu insanlarının eksikliği bu yöndedir. Bu insanlar asılsız ve boş emellerle oyalanmakta ve hayatlarının asıl gayesini unutmaktadırlar. Üstünlüğü, cahiliye toplumunun belirlediği "kalite anlayışı"nda aramak ise, insanı sonu gelmeyen yorucu bir yarış içine sokar. Özendikleri modele yetişmek için türlü kalıplara girmeleri ve bu uğurda ahlaki değerlerini bir kenara bırakmaları gerekir. Bunun sonucunda ise ellerine geçen hiçbir şey olmaz. Hatta çoğu zaman, hayranlıkla peşinden koşturdukları kendi toplumları bile onları "özenti" diye nitelendirerek küçümseyebilir. Kuran'ı ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetini rehber edinen inananlar, cahiliye toplumunun, ne kadar boş bir uğraş içinde olduğunun en başından beri bilincindedirler. Bu nedenle de hiçbir zaman Kuran'da tavsiye edilenler dışında özendikleri bir model olmaz. Dünyanın en zengin, en güzel, en kültürlü ya da en bilgili insanı dahi olsalar, bunları hiçbir zaman için bir üstünlük vesilesi olarak değerlendirmezler. Tüm bunların kendilerine Allah'ın vermiş olduğu nimetler olduğunu bilerek, bu imkanlardan en iyi şekilde istifade eder ve Rabbimize şükrederler. Ama bunun dışında insanlara karşı bir üstünlük yarışına girmeye asla tenezzül etmezler. Çünkü Allah ayetinde asıl üstünlüğün insanların takvalarında gizli olduğunu bildirir. Müminin bunun dışında özeneceği ve yetişmeye çalışacağı hiçbir ölçü ve kriter yoktur. İnsan, hayatı boyunca hiçbir zaman marka bir giysi giymemiş veya bir kere bile yurtdışına çıkmamış ya da tek bir yabancı dil bile öğrenmemiş olabilir. Ancak bunların hiçbir önemi yoktur, Allah Katı'nda en üstün olan kişi, takvaca en ileride olandır: ... Şüphesiz, Allah Katı'nda sizin en üstün olanınız, takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır. (Hucurat Suresi, 13) Kabadayı tavrı Cahiliye toplumunun üstün olabilmek ve güçlü görünebilmek için geliştirdiği bir başka özellik de "kabadayı tavrı"dır. Ancak kabadayı deyince akla yalnızca halk arasında bilinen anlamıyla sokak aralarında serserilik yapan kişiler gelmemelidir. Burada ilk olarak vurgulanmak istenen, o bilinen kabadayıların tavrının, toplumun çeşitli kesimlerine ne şekilde yansıdığıdır. Çünkü bu, en zengininden en fakirine, en görgülüsünden, en eğitimlisinden en cahiline kadar, kadın erkek demeden, Allah korkusu olmayan her insanda ortaya çıkabilen bir özelliktir. Bu kültürü, her ne olursa olsun altta kalmayı kabul etmeyen, hep haklı çıkma iddiasında bulunan kimselerde yoğun olarak görmek mümkündür. Bu insanlar kimsenin kendilerine fikir vermesine hatta sadece yönlendirmesine dahi tahammül edemezler. Bulundukları ortamda her zaman için tek söz sahibi kişi olmak isterler. Bu sistemi kurabilmek için de, kabadayı ruhunu yansıtan bir karakter geliştirirler. Böyle bir kimsenin etrafına verdiği hava, eğer üzerine gidilecek olursa her an kontrolden çıkabileceği ve akla gelebilecek her türlü şeyi yapabileceği şeklindedir. Bu nedenle bu mesajı alan çevresi de, böyle bir insandan çekinir. Başkalarına rahatlıkla söyleyebilecekleri bir sözü ya da hiç düşünmeden uygulayabilecekleri bir tavrı, kabadayı ahlakını hissettiren bir insana kolay kolay yapamazlar. Öyle ki, küçük büyük demeden, en zengininden en mertebeli insana kadar herkes bu kimseden ciddi anlamda korkar. Nitekim bu kişinin oluşturmak istediği etki de budur zaten; insanların kendisinden çekinmesi ve bundan dolayı da hiçbir şeyine karışmaya kalkışmamaları. Ama tabii ki bu kişiye karşı duyulan çekingenlik saygıdan kaynaklanmaz. İnsanlar bu kişiye belli bir yere kadar saygılı davranırlar ama aslında içten içe nefret besliyorlardır. Ve ellerine geçen ilk fırsatta da yaptıklarının karşılığını vermek için bekliyorlardır. Başta da belirttiğimiz gibi bir de gerçek anlamda kabadayılar vardır. Bu kişiler de insanlar üzerinde ciddi anlamda bir çekinme ve korku hissi uyandırırlar. "Peki bu insanlar böylesine ciddi bir etkiyi nasıl olur da oluştururlar?" diye soracak olursanız, bunun halk arasında "gözü kara" diye ifade edilen tavırla elde edildiğini söyleyebiliriz. Ancak bu gözü karalık "delilik" derecesindedir. Böyle bir kimse hiçbir şeyden, hiç kimseden korkmadığını, bu nedenle de hiçbir kural tanımayacağını, "aklına her eseni" yapabileceğini sürekli hissettirir. Tanımadığı bu kurallar arasında kişisel haklardan, toplumsal kurallara, devletin kanunlarına kadar her türlü prensip yer alabilir. Böyle bir insanın öfkelendiğinde, öfkesini yenmek gibi bir özelliği yoktur. Aksine sinirlendiği zamanlarda bu ahlakını çok daha kapsamlı olarak yaşayabileceği için, genellikle herşey yolunda gitse, çok huzurlu ve neşeli ortamlar içerisinde bile olsa, o hep sebepsiz bir öfke ve kin içerisindedir. Çevresine asıl korku salan şey de, onun bu sebepsiz öfkesi ve her zaman ters olan tavırlarıdır. Bazen yalnızca bakışlardan bile rahatlıkla anlaşılan bu ters tavırlar, karşı tarafın hemen toparlanmasına ve bu kimsenin öfkesine hedef olamamak için aşırı derecede "yaranmaya" çalışmasına neden olur. Bu da, kabadayı kültürünü yaşayan kimsenin hedeflediği sonuçlardan biridir. Ancak bu şekilde herkesten üstün ve güçlü olduğunu hissedebilir. Kabadayı ruhunu yaşayan kimse çevresindeki insanlara en yakınları bile olsa, maddi manevi şiddet uygulamaktan kaçınmaz. Kapıları çarpmak, tehditler savurmak, kin dolu bakışlarla bakmak, terslemek, taşkınlık dolu el kol hareketleriyle çıkışmak, bağırıp çağırıp azarlamak, hakaret etmek, aşağılayıp küfür etmek, sövüp saymak bu ahlakın sadece sözlerde dışa vuran yansımasıdır. Bunun yanında korku salmakta kullandıkları en büyük silahları ise "dayak"tır. Bu ruhu yaşayan insanların dayak konusunda da hiçbir sınırları yoktur. Çünkü onlar bunu amaçsızca, sadece başkalarını aşağılayarak kendi üstünlüklerini hissettirmek ve güç gösterisi yapmak için uygularlar. Üzerlerindeki bu pervasızlık, ağır yaralamayı hatta cinayet işlemeyi dahi normal karşılayacak niteliktedir. Bu ruhtaki insanların çoğu, herhangi bir sorunla karşılaştıklarında, karşılarındaki kişi, eşleri, çocukları bile olsa konuyu konuşarak halletmektense, direk olarak saldırarak halletme yoluna giderler. Çoğu zaman da hızlarını alamayarak ciddi tahribatlar oluştururlar. Oysa Allah Kuran'da kesin bir adaleti emretmiş her türlü zulüm ve zorbalığı da kınamış ve yasaklamıştır. Ancak hem sözlü hem de fiili olarak uyguladıkları bu tavırlarıyla çevrelerinde "nefret dolu" da olsa cahilce bir saygı oluşturmayı başarırlar. Elbette ki bu saygı, korku dışında hiçbir anlam içermez. Ama onları asıl olarak ilgilendiren, öyle ya da böyle, bulundukları ortamda tek söz sahibi kişi olabilmektir. Şüphesiz Allah, adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder; çirkin utanmazlıklardan (fahşadan), kötülüklerden ve zorbalıklardan sakındırır. Size öğüt vermektedir, umulur ki öğüt alıp-düşünürsünüz. (Nahl Suresi, 90) Biz bunlardan önce nice nesiller yıkıma uğrattık ki onlar, zorbaca yakalamak (yakıp-yıkmak, baskı ve şiddetle yönetmek, sindirmek) bakımından kendilerinden daha üstündüler; şehirlerde (yerin üstünü altına getirip, sayısız kazı, inşaat ve araştırmalarla her yanı) delik-deşik etmişlerdi. (Ama) kaçacak bir yer var mı? (Kaf Suresi, 36) ... İşte Allah, her mütekebbir (büyüklük taslayan) zorbanın kalbini böyle mühürler. (Mümin Suresi, 35) Şunların hiçbirine itaat etme: Yemin edip duran, aşağılık, alabildiğine ayıplayıp kötüleyen, söz getirip götüren (gizlilik içinde söz ve haber taşıyan), hayrı engelleyip sürdüren, saldırgan, olabildiğince günahkar, zorba-saygısız, sonra da kulağı kesik... (Kalem Suresi, 10-13) Unutulmaması gereken bir nokta ise, bu ahlakın kadın erkek demeden Allah'tan korkmayan herkeste görülebileceğidir. Cahiliye toplumunda "kabadayı" denince akla ilk gelen kişiler "erkekler" olur. Oysa ki, her ne kadar adı koyulmamış olsa da, bazı kadınlar da bu ahlakı imkanları elverdiğince yaşarlar. Söz gelimi sosyeteye mensup bir kadının bu cesaretinin altında parasına, ya da itibarına olan güveni yatar. Karşısındaki insanları her ne pahasına olursa olsun küçümser. Ya da itibar sahibi olduğu için, karşı tarafın saygı göstermek zorunda olduğunu, aksi takdirde elinde bulundurduğu imkanlarıyla onlara gereken karşılığı verebileceğini düşünerek pervasızlaşır. Bu nedenle de aksilik çıkartmaktan, terslemekten ve çevresindeki insanları aşağılamaktan hiç çekinmez. Kenar mahallelerde ise durum çok daha farklıdır. Kabadayılığı yaşayan insanlar arasında yetiştiği ve hatta belki de babası, kocası, oğulları da bu kimselerden oluştuğu için, burada yaşayan bir kadın, kabadayı ahlakını her yönüyle yaşar. Bağıra çağıra mahalle aralarında dolaşmak, küfürler savurarak tartışmak kadar, mahallenin diğer kadınlarıyla ya da gençleriyle "saç saça baş başa" kavga etmek de bu kadınlar için oldukça olağan bir durumdur. Bu şekilde, kendisinden çekinillmesi gereken insanlardan olduğunu ve kendisine karşı "hata yapılmaması" gerektiğini çevresine hissettirmeye çalışır. Cahiliye toplumunda bir de, bu ruhu yaşayan insanların kendi aralarında bir "üstünlük yarışı" söz konusudur. Kabadayı olabilmek için izlenmesi gereken yöntemler, yapılması gereken uygulamalar ve yerine getirilmesi gereken görevler vardır. Bu unsurların en önemlilerinden biri tavırlarıdır. Konuşma, yürüme, el-kol hareketleri, bakış, duruş, belli bir tarzda olmalıdır. Yan yürüme, yukarıdan ve kaş kaldırarak bakma bunlardan birkaç tanesidir. Özel bir konuşma tarzı benimsenmeli, belirli kelimeler kullanılmalı, kalıplaşmış hitaplar tercih edilmelidir. Birtakım aşırılıklar yapmak ve bu tip konularda korkusuz olmak da başlıca özelliklerindendir. Kendisini bu "mertebeye yükseltecek" bir "sabıkasının" olması şarttır. Cinayet işlemek, adam yaralamak, kavga etmek, sarhoş olup olay çıkarmak gibi her türlü şiddet unsuru, söz konusu bu kabadayılık yarışında, kişileri öne geçiren makbul detaylardır. Tüm bu özellikleri kim üzerinde daha çok barındırıyorsa, aralarında "en kabadayı" olanın o kişi olduğuna inanırlar. Ve kendi aralarında bu kimseye karşı anlamsız bir saygı duyarlar. Bu insanlar, Kuran'da bize öğretilen ahlaka göre, "yeryüzünde haksız yere bir büyüklenme" içindedirler. Tüm gücün Allah'a ait olduğunu ve O'ndan bağımsız hareket edemeyeceklerini kavrayamazlar. O'na "muhtaç" olduklarını düşünmezler. Bu nedenle doğruyu yanlıştan ayırt edemezler. Onlar doğru yol yerine "azgınlık" yolunu benimsemektedirler: Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden engelleyeceğim. Onlar her ayeti görseler bile ona inanmazlar; dosdoğru yolu da görseler, yol olarak benimsemezler, azgınlık yolunu, gördüklerinde ise onu yol olarak benimserler. Bu, onların ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil olmaları dolayısıyladır. (Araf Suresi, 146) ...Onların göğüslerinde kendisine ulaşamayacakları bir büyüklük (isteğin)den başkası yoktur... (Mümin Suresi, 56) Bu seçimlerinden dolayı da dünyada adeta cehenneme benzer bir ortam oluştururlar. Bu ortamda yaşamlarını sürdürürken aslında kendi elleriyle kendilerine zulmetmektedirler. Ama bu gerçeği bir türlü göremezler. Kuran ahlakını yaşayan insanlar ise onların karanlık ruhundan tamamen uzaktırlar. Herşeyden önce Allah'a karşı acizliklerini tam olarak bildikleri için, "büyüklük" iddiası içerisinde değillerdir. Sürekli itidalli ve dengeli bir tavır sergiler ve bu sayede her zaman yanlarında rahat edilen insanlar olurlar. Ayrıca üstünlüğün "cahiliye tavırlarıyla" ya da "şiddetle" değil, "takva" ve "güzel ahlak" ile elde edilebileceğini bilirler. Hiçbir zaman tek söz sahibi olma saplantısı içerisine girmezler. Ayette belirtildiği gibi her zaman "doğru olana" uyarlar. Allah inananlara hoşgörüyü, adaleti emretmiştir: Andolsun, Biz elçilerimizi apaçık belgelerle gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye, onlarla birlikte kitabı ve mizanı indirdik... (Hadid Suresi, 25) Biz onların neler söylediklerini daha iyi biliriz. Sen onların üzerinde bir zorba değilsin; şu halde, Benim kesin tehdidimden korkanlara Kur'an ile öğüt ver. (Kaf Suresi, 45) Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu Allah, işitendir, görendir. (Nisa Suresi, 58) |
| |